Klinik Psikolog Sena Özdemir

Klinik Psikolog Sena Özdemir 👩‍💻 Online - Yüz Yüze Terapi
Klinik psikoloji- Master

17/06/2026

Olduğun gibi olmak, psikolojik olarak kendilikle temas kurabilme becerisidir. İnsan, kabul görmek adına zamanla bazı duygularını bastırmayı ve bazı yönlerini öne çıkarmayı öğrenir. Bu uyum çabası arttıkça, kişi kendi ihtiyaçlarını ve içsel gerçekligini fark etmekte zorlanabilir.
Ancak asıl olması gereken, başkalarının beklentilerine uyum sağlamak değil; iç dünyayla uyum içinde kalabilmektir. Olduğun gibi olmak, eksiksiz ya da kusursuz görünmek değil, kendinle temasını kaybetmeden yaşayabilmektir. Insan, ancak kendisiyle kurduğu bu sahici ilişkide hem içsel bir dengeye ulaşır hem de başkalarıyla daha gerçek bağlar kurabilir 🌺

16/06/2026

“Sevdiğine verebileceğin en büyük hediye, kendi yaralarınla yüzleşme cesaretidir.”

İnsan, ilişkilerine yalnızca sevgisini değil; geçmişini, korkularını, eksik kalmış ihtiyaçlarını ve iyileşmemiş yaralarını da taşır. Çocuklukta görülmeyen, duyulmayan, yeterince sevilmediğini hisseden ya da duygusal olarak yalnız bırakılan bir çocuk; yıllar sonra yetişkin olduğunda bunları geride bırakmış gibi görünse de, çoğu zaman o yaralar sessizce yaşamaya devam eder.

Ve bir gün, en çok sevdiği insanın yanında ortaya çıkar.

Sebepsiz kıskançlıklar, yoğun terk edilme korkuları, kırıcı tepkiler, anlaşılmadığını hissettiğinde duvarlar örmek ya da sevgi gördüğünde bile buna inanmakta zorlanmak... Bunların çoğu, bugünün değil; geçmişin konuşan sesidir.

Bu yüzden insan sevdiğini önce kendinden korumalıdır.

Çünkü iyileştirilmemiş yaralar, kötü niyetle değil; fark edilmeden zarar verir. Kişi aslında karşısındakine değil, yıllar önce incinmiş olan yanına tepki verir. Fakat acıyı yaşayan kişi, bunu bilmez; sadece sevdiği insan tarafından kırıldığını hisseder.

Gerçek sevgi, yalnızca birini sevmek değildir. Gerçek sevgi; kendi karanlığına bakabilmek, geçmişinin sorumluluğunu alabilmek ve sevdiğin insanın, senin iyileştirmediğin acıların bedelini ödemesine izin vermemektir.

Çünkü bazen bir ilişkiye verebileceğin en büyük emek; daha çok sevmek değil, önce kendini iyileştirmektir.

̇lişkiler

02/06/2026

İnsan zihni her zaman gerçeği değil, tanıdık olanı güvenli sanabilir. Bu yüzden bazen zarar veren şeyler bile, alışıldık olduğu için huzurlu görünebilir. Tehlike her zaman korkutarak yaklaşmaz; kimi zaman yanında kalarak, sessizleşerek ve sana kendini normal hissettirerek yaklaşır.
Kuzu, kurdun yanında dururken gerçekten güvende degildir; sadece tanıdık olanın verdiği yanılsamanın içindedir. Çünkü zihin çoğu zaman bilinmez iyiliğe gitmek yerine, dış dünya onun için belirsizken bildiği tehlikenin yanında kurdun yanında kalmayı seçer. Insan da bazen yalnız kalmaktan, değişmekten ya da belirsizlikten korktuğu için kendine zarar veren yerde kalır.
Bazen en tehlikeli hissettiren yer en güvenli hissettiren yerdir. Ama bazen de en güvenli sandığın yer, seni en sessiz şekilde tüketen yerdir. Çünkü herkes sığınılan yer değildir, bazıları sadece öyle görünebilir. 🌿




23/05/2026

Hayatta karşılaşacağın en tehlikeli insan, tek başına iyileşmiş olandır. Şiddet anlamında tehlikeli değil.
Kimsenin yardımı olmadan kendini yeniden inşa ettiği
için tehlikelidir. Hayatın en karanlık taraflarıyla yüzleşmiştir ve yaslanacak kimsesi yoktur. Bu yüzden kendi temelini kendi kurmuştur.
Insan tek başına iyileştiğinde başkalarının öğrenemediği
şeyleri öğrenir. Kimsenin gelip seni kurtarmayacağını...
Zaten hayatta kalmış olduğun için her şeyin üstesinden
gelebileceğini... Dibe vurup oradan tek başına çıktığında, başkalarının ne düşündüğünün bir anlamı
kalmadigin!.
Bu insanlar terk edilmekten korkmaz; zaten terk edilmişlerdir. Onaylanmaya ihtiyaç duymazlar; kendilerini kendileri onaylamışlardır. Kimsenin peşinden koşmazlar; kalması gerekenin zaten kalacağını bilirler.
Tehlikelidirler, çünkü şeytanlarıyla tek başına yüzleşmiş birini manipüle edemezsin. Yalnızlıkla tehdit edemezsin; onunla barışmışlardır. Zaten kırılmış ve kendini yeniden kurmuş birini bir daha kıramazsın.

20/05/2026

Gülcan Özer'in işaret ettiği bu çerçeve, psikanalitik açıdan oldukça tanıdık bir gelişim hattına denk düşer:
Sevginin koşula bağlanmasıyla başlayan ruhsal yapılanma ve buna tepki olarak gelişen aşırı koşulsuzluk.
Psikanalizde çocuğun ruhsal aygıtı, büyük ölçüde erken bakım verenle kurduğu ilişki üzerinden şekillenir.
Sigmund Freud'un kuramında bu yapı; id, ego ve süperego arasında kurulan dengelerle açıklanır. Ancak bu dengelerin ham maddesi, çocuğun "sevildiği" ya da
"sevilmediği" deneyimlerinin niteliğidir. Koşullu sevgiye maruz kalan çocuk, erken yaşta şu içsel formülü öğrenir: "Olduğum halimle değil, olduğum şeylerle değerliyim." Bu durum, süperegonun sert ve yargılayıcı bir biçimde örgütlenmesine zemin hazırlar. Ego ise bu baskıyı yönetebilmek için sürekli performans üretmek zorunda hisseder. Sonuç: kronik kaygı, yetersizlik hissi ve dış onaya bağımlı bir benlik.
Toplumsal bağlam burada belirleyicidir. Kolektif kültürlerde norm, çoğu zaman uyum ve başarı üzerinden tanımlanır. Aile, toplumsal beklentilerin taşıyıcısı olur. Böylece ebeveynin sevgisi yalnızca bireysel bir duygu değil, aynı zamanda kültürel bir düzenleme aracına dönüşür. Çocuk, ebeveynin gözünde kabul görmek için toplumsal normlara uygun bir "benlik performansı" geliştirir. Bu da sahici benlikle (true self) uyumlu olmayan, daha çok "olması gereken benlik" üzerinden kurulan bir kimlik yaratır.
Bir sonraki kuşakta görülen "ters köşe" ise bu yaraya
verilen tepkidir. Koşullu sevginin yarattığı eksikliği telafi etmek isteyen ebeveyn, bu kez çocuğa sınırsız onay sunar: "Ne yaparsan yap en özelsin." Ilk bakışta bu, daha sağlıklı gibi görünse de burada da başka bir sorun doğar. Çocuk, gerçeklikle sınanmamış bir "şişirilmiş benlik" geliştirir. Süperego yeterince yapılandırılamaz; sınır, hayal kırıklığı ve gecikmiş doyum deneyimleri eksik kalır. Ego, dış dünyanın gerçek talepleriyle karşılaştığında bu kez çözücü değil, kırılgan hale gelir.
Sonuç: kırılgan narsisizm, düşük hayal kırıklığı toleransı ve dış

17/05/2026

Ofkeniz aslında duyulmayan sesinizin en yüksek çığlığı olabilir.
Doğan Cüceloğlu'nun bu dikkat çekici uyarısı, toplumsal yaşamımızdan en mahrem ilişkilerimize kadar uzanan o derin yarayı özetliyor: Yok sayılmak.
Bir insanı yok saymak; onu sessizce "görünmez" kılmanın, sosyal dünyadan silmenin en ağır biçimidir.
Birinin zekasını, emeğini veya dünyayı anlamlandırma tarzını reddettiğinizde ona şu mesajı verirsiniz: "Senin varlığının bir hükmü yok." İşte tam bu noktada ortaya çıkan öfke, sadece geçici bir parlayış değildir; kişinin kendi varoluşuna ve özgünlüğüne sahip çıkma direnişidir.
Klinik gözlemlerimizde öfkenin her zaman "ikincil bir duygu" olduğunu görüyoruz. Altında ise genellikle çok daha kırılgan duygular yatar: Değersizlik, dışlanmışlık veya çaresizlik. Ofke, bu kırılganlığı örtmek için kullanılan sert bir kabuktur. Çünkü "kırılgan" görünmek zayıflık gibi algılanırken, "Öfkeli" görünmek bir güç illüzyonu yaratır.
insan, sosyal bir varlık olarak başkalarının gözünde
"onaylanmaya" ihtiyaç duyar. Bir insanın duygusunu yok saymak, aslında ona "Senin hislerin önemli değil" mesajını vermektir. Bu da bir insanın maruz kalabileceği en ağır pasif şiddet türlerinden biridir. Ofke, bu görünmezlik şiddetine karşı verilen en doğal insani tepkidir.
Çift terapisinde çoğu kavganın "haklı çıkmak" üzerine olduğu sanılır. Oysa derinlerdeki asıl savaş, "Buradaki varlığımı kabul et" savaşıdır. Partnerlerden biri diğerinin gerçekliğini yok saydığında, diğeri kendini savunmak için hırçınlaşır. Çözüm, partnerin fikrine katılmak değil; onun o fikre sahip olma hakkını, yani varlığını onaylamaktır.
Sonuç Olarak;
Öfke bastırıldığında değil, altında saklanan 'Beni gör' sesi duyulduğunda yatışır. Birini gerçekten görmek; onun sadece fiziksel varlığını değil, duygusal dünyasını ve düşüncelerini kabul etmektir.
Şunu unutmamalıyız: İnsan, yansımadığı bir aynada kendi varlığına inanmakta zorlanır. Birine ayna olmak, ona verebileceğiniz en derin şifadır. 'tt

13/05/2026

Bazı ilişkilerde insan fark etmeden bir rolün içine girer. Daha güçlü görünmek, daha neşeli olmak, daha anlayışlı olmak ya da kırılmadığını göstermek zorunda hisseder. Zamanla bu durum kişiyi yormaya başlar. Çünkü insanın sürekli olarak kendini kontrol etmek zorunda olduğu bir ilişkide gerçek bir rahatlık hissi oluşmaz. Kişi konuşurken, gülerken ya da duygularını ifade ederken bile içten içe "Nasıl görünmeliyim?" sorusunu taşır.
"Mış gibi yapmak" sadece sosyal bir zorunluluk değil, aslında psikolojide maskeli depresyon dediğimiz durumun en büyük besleyicisidir. Yanındayken susamadığınız, yorgunluğunuzu sakladığınız ve ayıp olmasın diye gülümsediğiniz insanlarla çevriliyseniz; bu durum zamanla öz saygınızı ve ruhsal enerjinizi tüketir. Çünkü psikolojik olarak güvenli ilişkilerde insanın sürekli güçlü, mutlu ya da kusursuz görünmesi gerekmez. Bazen üzgün olmak, bazen eleştirmek, bazen kırıldığını söylemek de ilişkinin doğal bir parçasıdır. Gerçek yakınlik, insanların birbirine yalnızca iyi hallerini değil, zorlandıkları taraflarını da gösterebildikleri yerde oluşur.
Bir insanın yanında kendimiz gibi davranabiliyorsak; üzülmemiz, eleştirmemiz ya da memnuniyetsizliğimizi dile getirmemiz ilışkiyi tehdit etmiyorsa, o ilişki genellikle daha sağlam bir duygusal zemine dayanır. Küçükken "her türlü kabulümsün" mesajını tam alamamış olabiliriz ama bugün yetişkinler olarak kendi güvenli çevremizi seçme şansına sahibiz.
Belki de bu yüzden bazı ilişkiler bizi hafifletirken bazıları içten içe yorabilir. Çünkü insan en çok, kendisi olamadığı yerde tükenir.

16/04/2026

Hikâyeler her zaman güzel bir başlangıçla yazılmaz. Kimi zaman kırık dökük, eksik ya da zorlu bir girişle başlar hayat. Ama insanı tanımlayan şey, nereden başladığı değil; o başlangıçtan sonra nasıl bir yol seçtiğidir. Geçmiş, sadece bir zemin hazırlar; asıl anlamı veren, insanın aldığı kararlar ve kendine çizdiği yoldur. Herkesin içinde, hikâyesini yeniden yazma gücü vardır. Önemli olan, yaşananlara takılı kalmak değil, onlardan ne öğrenildiği ve bundan sonra kim olunmak istendiğidir. Çünkü hikâyenin en değerli kısmı, henüz yazılmamış olanıdır.

13/04/2026

Kuşaklararası sessizlik
Birçok kadın kendi öfkesinin kaynağını sadece
yaşadığı olaylarda değil çocukken tanık olduğu
sessizliklerde de taşır.
Annesinin haksızlığa karşı sustuğunu gören çocuk tepkisiz kalmanın acısını bilinçaltına yazar. Yetişkin olduğunda her adaletsizlikte yalnızca kendi için değil susturulmuş nesiller için de konuşur. Bu öfke bazen bir başkaldırı değil bir iyileşme çabasıdır.

Bazı deneyimler vardır… anlatılması zor, ancak yaşandığında anlam kazanır.Terapi;kendini ilk kez filtresiz ifade edebild...
09/04/2026

Bazı deneyimler vardır… anlatılması zor, ancak yaşandığında anlam kazanır.

Terapi;
kendini ilk kez filtresiz ifade edebildiğin,
yargılanmadan anlaşılabildiğin,
sadece söylediklerinle değil, sustuklarınla da duyulabildiğin bir alan sunar.

Bazen tek bir soru günlerce seninle kalır,
bazen bir sessizlik, yıllardır kaçtığın bir duygunun kapısını aralar.

Bu süreç; hızlı çözümlerden çok, derin bir anlayış ve gerçek bir temas içerir.
Kendinle daha dürüst, daha açık ve daha şefkatli bir ilişki kurmak mümkün.

Eğer sen de kendini daha yakından tanımaya ve iç dünyanı güvenli bir alanda keşfetmeye hazırsan, terapi bu yolculukta güçlü bir başlangıç olabilir.

Address

Nicosia

Opening Hours

Monday 09:00 - 17:00
Tuesday 09:00 - 17:00
Wednesday 09:00 - 17:00
Thursday 09:00 - 17:00
Friday 09:00 - 17:00
Saturday 09:00 - 17:00

Telephone

+905338742977

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Klinik Psikolog Sena Özdemir posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Practice

Send a message to Klinik Psikolog Sena Özdemir:

Shortcuts

Share

Category