Psikolog Burak Alıcı

Psikolog Burak Alıcı Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from Psikolog Burak Alıcı, Psychologist, Çankaya.

17/07/2026

İnsan doğası gereği sosyal bir varlıktır. Herhangi bir işimizi yapmak için bile bir çok insan yapımı eşyaya ihtiyaç duyarız. Bu uyum sağlama durumuna "aidiyet ihtiyacı" diyoruz. Baumeister ve Leary'nin ortaya koyduğu üzere, kalıcı ve anlamlı ilişkiler kurmak temel bir psikolojik gereksinimdir. Yakın arkadaşlıkklar stresle başa çıkma kapasitesini, benlik saygısını ve psikolojik dayanıklılığı güçlendirir. Özellikle yakın ilişkilerden gelen destek, stresin olumsuz etkilerini tamponluyor. "Dünya bir yana bacım bir yana" mottosu aslında çok güzel psikolojik temelleri olan bir tutum. Öyle olacak ki Bowlby de güvenli ilişkilerin bireyin dünyayı daha öngörülebilir ve yönetilebilir algılamasını sağladığını belirtmiş. Yakın bir arkadaş zor zamanlarda, psikolojik desteğe ulaşamadığımız zamanlarda duygusal düzenlemeyi kolaylaştıran, iyi zamanlarda da kimliğimizi pekiştiren bir sosyal kaynaktır. Arkadaşlık, insanın tek başına taşıyamayacağı yükleri birlikte hafifletme biçimidir.

12/07/2026

Kimi yoga matında huzur arar, kimi de pilates matında. Kimi secdede kimi de koşuda. Her durumda da iyileştirici bir güç olduğu aşikardır. Bu güç direkt eylemin içeriğinden ziyade, zihnimizin düzenli rutinlere verdiği bir yanıttır. Beynimizin belirsizlikten hoşlanmadığını katrilyonlarca kez söylemiştik; bilindik cehennemi falan seçiyordu hani. Aynı şekilde düzenli olarak tekrar edilen her ritüel ve davranış da sinir sistemine "güvendesin ve her şey olağan akışında" mesajı yollayarak bir yerde amigdala aktivitesini bile yatıştırıp stresi azaltabilir. BDT'de davranışsal aktivasyon ve rutin oluşturmanın kalbinde de bu tarz bir mekanizma yatar. Kişiye öngörülebilirlik ve yeterlilik hissi kazandırarak kaygı ve eylemsizlik döngüleri kırılmaya çalışılır. Örneğin her sabah aynı saatte bitkileri sulamak veya her akşam yarım saatlik kısa bir yürüyüş yapmak, yapılan eylemden bağımsız olarak zihnimizde güvenli alanlar yaratır. Hayatınızın yoluna girmesini sağlayan şeyler bir anda alınan büyük kararlar veya "pazartesi nasipse istanbulu fethedeceğim" kararları değildir. Aslında daha çok minik minik edinilen rutinler ve bu rutinlere sadık kalarak sinir sistemimizde ilmek ilmek inşa ettiğimiz düzen, güvenlik ve istikrar hissidir.

Tabi işin tehlikeli ve bir o kadar da çarpıcı bir kısmı da var. Zihnimiz sırf bu öngörülebilirlik açlığından ötürü sürekli tekrarlayan kaygılı düşünceleri de kendine sahte bir güvenli alan olarak belirleyebilir ve aslında "bilindik cehenneme" hapsolabilir. Terapide yaptığımız şey de tam olarak budur. Farkında olmadan içinde bulunduğumuz tanıdık cehennemleri fark ettirmek, ardından da zihnin yarattığı sahte konfor alanlarını yıkarak, yerine kişiyi şimdi ve buradaya bağlayan gerçek, işlevsel ve iyileştirici rutinleri inşa etmektir.

10/07/2026

Bir çok şeyde olduğu gibi yaşamda da önemli olan nicelik değil niteliktir. Yani bize verilmiş en büyük hazine olan zamanı olabildiğince dolu geçirebilmektir. Hepimiz belli bir dönem sonsuz yaşamayı hayal etmişizdir bir şekilde; gerek çocukken gerek belli başlı dönemlerde. Bu arzu insanlık tarihi kadar eski bir fantezi olsa da bilincin, hafızanın ve vücut kontrolünün yitirildiği, yani zihinsel yıkımın benliği esir aldığı bir senaryoda hayatta kalmak, bizi bir buğday tanesinden öteye götürmüyor maalesef. Bu arzu çok çok eski demiştik, vaktiyle Lokman Hekim de bunun formülünü aramış ve bulmuş, kimi rivayete göre Azrail ölümsüzlük iksirini bir kanat darbesiyle yere düşürüp parçalamış; kimi rivayete göre de formülün yazılı olduğu kağıt içeri giren rüzgara kapılarak uçup gitmiştir. Bu eski anlatıların ortak yönü bence bize "bulunmazı arama" diyor. Ama insanız ve bilinmeyeni bilme arzumuz var. Bryan Johnson etik yollarla her şeyi göze alıp yaşlanmayı durdurmayı denedi mesela ama hiç beklenmediği bir yerden, midesinden kaybetti ve ölümsüzlüğü ararken şuan ölümü bekliyor. Bu arayış sonsuza kadar sürer mi bilmem ama bence yapılacak en yerinde şey elimizdeki fırsatı verimli kullanmak.

09/07/2026

2 çocuk düşünelim. İkisinin de elinden şekeri alınsın ve orada ağlasınlar. Sonra bu çocuklardan biri gitsin ailesine desin ki "şekerimi aldılar". Ailesi de çocuğunun üzülmesine dayanamayıp çözüm ne gerektiriyorsa onu yapmış olsunlar. Şimdi diğer çocuğu düşünelim. Bu çocuk da ailesine gitsin ve desin ki "şekerimi aldılar". Ancak bu çocuğun ailesi desin ki "kaybetmeseydin, yok sana başka şeker" diye azarlasın. Hatta malına sahip çıkamadığı için hırpalasınlar çocuğu. Sonra bu çocuk adaletini sağlamak için şekerini gasp eden adamın karşısına dikilsin ancak buradan da hüsranla ayrılmış olsun. Bu çocuk ağlamaktan ve devamında öfkelenmekten başka ne yapabilir? Bu çocuk için artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Dünya güvenilmez bir yer ve o haklı bile olsa onu kimse korumaz. Aksine suçlanır bile. Ezilmemek için herkesten daha sert olmalı ve her an tetikte olmalı artık.
Gün geliyor zaman geçiyor, bu çocuk büyüyor. Bir gün partneri ona "bugün neden beni aramadın?" diye gayet sıradan bir sesle sitem ediyor. Hemen "yine haksızlığa uğruyorum. Yine suçlanıyorum" diye geçiriyor. Bunun sonucunda da çaresizlik, engellenmişlik ve bu duyguları örtbas etmek için devasa bir öfke ortaya çıkıyor. Bunun sonucu olarak da partnerine sayısız geri dönülmeyecek sözler söylüyor; kendini kaybediyor. Tüm bu kriz anından sonra da yoğun bir pişmanlık yaşıyor ama nafile. Çok büyük laflar etti. "Bir anlık öfke" gibi görülen bir duyguyla işini, eşini, arkadaşını kaybetti. Bu kayıp sonucunda da noluyor sar başa tekrar.
Şimdi burada kim suçlu? Ebeveynler mi, şekeri alan adam mı yoksa kişinin ta kendisi mi? Bence cadı avına biraz ara verip yargılamayı, yaftalamayı ve birilerini suçlamayı bir kenara bırakmalıyız. Çünkü yıllarca belki bunu yaptık ve şuan bu yazının bu satırına gelmişiz.
Öfke bir kusur değil bir duygudur ve anlaşılmayı bekler. Çünkü öfke sebep değil sonuçtur. Geçmişin faturasını bugün sevdiklerimize ya da kendimize kesmek, çalınan şekerimizi geri getiremiyor. Ancak küçükken yalnız bırakılmış bir çocuk varsa onu keşfetmek ve elinden tutmak, bu döngüyü kırmaktaki ilk adım olabilir gayet.

08/07/2026

Narsisizm hakkında konuşmak oldukça popüler çünkü narsist özellikler elbette ki her insanda var. Yani dile pelesenk olmaya çok müsait bir konu. Mesela bir kişi, eşinin sevmediği bir özelliğini internette araştığında karşısına narsizm ile alakalı bir yazı çıkabilir ve hemen bu etiketi yapıştırabilir. Bu etiketleme her tür bozuklukta olabilir elbette ama bunun bir farkı var ki o da narsisizm çok benimsenebilir bir şey. Yani birisine "narsistsin sen" dediğimizde bundan rahatsızlık duymaz. Aksine hoşuna bile gidebilir. Çünkü narsisizmin temel özelliklerinden biri büyüklenmeciliktir ve yine bu büyüklenmecilik hepimizde farklı seviyelerde vardır; bu etiket de bunu uyandırabilir. Tabi bu büyüklenmeciliğin altı da boş değildir. Altında gizlenmiş bir ölüm anksiyetesi bulunur. Çünkü ötekiler yani onun dışındaki insanlar ölümlüdür/acizdir. Ama narsist bunu kabul edemez, o ölümsüzdür ve özeldir. Elbette her insan özeldir ama bu tarz kişilik örgütlenmelerinde benlik daha bir özeldir. Hatta yaşlanma düşüncesi bile onları dehşete düşürebilir. Çünkü yaşlılığın nihai sonu ölümdür yani bu özel insanımız sonlu olduğunu iliklerine kadar hisseder. Buna da Kohut narsistik kırılma demiş işte.

07/07/2026

Başkalarının mutluluğundan rahatsızlık duymak genelde kişinin iç dünyasındaki tatminsizliklerden ve karşılanmamış duygusal ihtiyaçlardan meydana gelen bir şey olarak nitelendirilir. Doğrudur ama eksiktir. Büyüdüğü çevre ve aile buna en büyük etkenlerdendir. "Güldüm, kesin başıma bir şey gelecek" lafını eminim işitmiş ve kullanmışsınızdır. Bu dümdüz bilişsel çarpıtmadır. Hiçbir dayanağı yok, neden söyleniyor bilinmiyor. Sanki gülmenin zekatını vermeliymişiz gibi bir yere çıkıyor ve onu da gülmeyerek yapıyoruz; mantıklı da değil. Buna en büyük etken, yetiştiğimiz sosyal çevrelerde ve ailelerde, mutluluğun sınırlı bir kaynak olarak görülmesidir. Hani "güldüm, başıma bir şey gelecek" diyen insanlar varya, onlar aynı zamanda "ağzını kapatarak gül" de derler. Gülmenin lanetli bir şey olduğu algısı vardır. Böyle oluşumlarda mutluluk da haliyle kısıtlıdır. En mutlu gününüzde eğlenemezsiniz, evde dans edemezsiniz; arabada şarkı söyleyemezsiniz, abes karşılanır... Böyle bir ortamda yetişen biri de doğal olarak mutlu birini görünce çeşitli tepkiler verecektir. Bunlar kıskanmak olabilir, öfke olabilir çünkü o küçükken mutlu olduğunda mutluluğuna ket vurulmuştur, ya da özlem olabilir. Tüm bunların dışında özlem duygusu bence aralarında en ağır olanı. Çünkü bir yerde yapmak isteyip yapamadığın, hissedemediğin bir şeyler var ve o orada yaşanıyor. Bunun bilincinde olmak da devamında yine örneğin öfkeyi getirebilir. Özetle yaygın bilgi kesinlikle doğrudur; başkalarının mutluluğundan rahatsızlık duymak, karşılanmamış duygusal bir ihtiyaca işaret ediyor olabilir.

05/07/2026

Görülmek, duyulmak, anlaşılmak bana göre yemeden içmeden önce gelen en temel ihtiyaçtır. Çok iddialı oldu ama düz bir mantıkla diğer insanlar tarafından görülmeyen, yanından öylece geçip gidilen biri artık ruh gibi bir şey olmaz mı? Dünyada var olduğunun ona hatırlatıcısı yok bir defa. İlişkilerdeki ghosting'i buna örnek de verebiliriz hatta. Karşındaki yok hükmündedir ve bir yerden sonra kendini fark ettirmek için türlü çabalarda bulunur. Aynı şekilde yoğun bir yalnızlık çeken, sokaktan öylece yanından geçip gidilen ve görülmeyen biri de yine böyle bir çabaya girebilir. Mesela Joker bu konu özelinde mükemmel bir örnek. Yaptığı şeyler zaten yanlış ama temelde yatan kaygı tamamen varoluşsal, "ben artık yaşamıyor muyum?" sorusuna aranan bir yanıt ve kanıt gibidir. Bu bizim biyolojik bir özelliğimiz olduğundan ötürü, her yaştan insan bunu hissedebilir; 35 yaşındaki joker de, 5 yaşındaki herhangi bir çocuk da. 35 yaşta çocukluğa göre aksiyonlar daha proaktif olabilir, ama 5 yaşındaki çocuk dümdüz bağırır çağırır, kırar ve döker. Sonra da ebeveynleri onu doktora "bizim çocuğumuz hiperaktif, internetten baktık zeka küpüymüş" diye götürür.
Gülseren Budayıcıoğlu

03/07/2026

Çocukluk odamızın duvarlarına kazınan ilk inançlarımız, bugün yetişkin dünyamızda aldığımız her kararın ve kurduğumuz her ilişkinin gizli mimarıdır diyebiliriz. Örneğin sevgiye layık olmadığımızı fısıldayan bir ses ya da mükemmel olmazsak terk edileceğimize dair derin bir korku, yıllar önce kapanmış bir perdenin bugünkü yansımasından başka bir şey değildir. Zihnimiz erken dönemde öğrendiği bu şemaları, yani dünyayı ve kendimizi okuma biçimlerini birer mutlak gerçeklik gibi kabul ederek bizi görünmez sınırların içine hapsedebiliyor. Her yeni deneyimi eski yaşantıların filtresinden geçirerek tanıdık ama acı verici döngüyü tekrar tekrar yaşatıyor. Ancak insan sadece geçmişte yaşadıklarından ibaret değildir, olmamalıdır da. Farkındalıkla yeniden yapılandırılabilen dinamik bir yapıdır. Carl Jung'un "ben olmayı seçtiğim şeyim" diyerek altını çizdiği gibi, eski defterlerde yazanları silip atamasak da, hikayenin geri kalanını hangi duyguyla ve nasıl yazacağımıza karar verme özgürlüğü yine bizim ellerimizdedir. Otomatikleşmiş bir çok davranışımızı ve tepkimizi fark edip içimizdeki kırgın parçanın elini tutarak yeni ve bilinçli adımlar attığımızda, dünün yorgun gölgesinden çıkarak kendi hayatımızın gerçek yazarı olmaya başlarız.

02/07/2026

Darda kalana, düşene yardım etme gibi bir güdümüz var. Özellikle millet olarak, yabancı ülkelerdeki aşırı bireyselleşmenin de getirdiği tepkisizliğin tersine, örneğin bir kaza gördüğümüzde koşa koşa yardıma gideriz. Hatta kaza bile olmasına gerek yok yere düşmüş bir yaşlı gördüğümüzde bile koşarız hemen. Yardım etmek binevi kültür işidir özetle. Tabi bu formülde yardım edenin yanında bir de yardım edilen var. Bu kişiye ilk başta da belirttiğimiz gibi "düşen" diyelim; düşmüş biraz abes kaçıyor çünkü. Düşen kişi yardıma ihtiyacı olan, elinden belki de bir şey gelmeyen ve mağdur olmuş kişidir. Mağdurdur çünkü isteği dışında o hale gelmiştir. Yoksa kim niye durduk yere sokak ortasına yığılıp kalmak istesin. Bu kişinin başına türlü şeyler gelip bu konuma gelmiş olması olasıdır. Mesela bir kadın istemediği biriyle istemediği bir evlilik yapmış ve hem madden hem de manen iyi durumda olmayabilir. Mağdurdur yani. Ama başka bir kadın da bu mağduriyeti görüp bundan ikincil bir kazanç sağlayabilir mesela; sonuçta her insan aynı değil. "Aaaa ne güzel her istediği yapılıyor, e ben de bayılsam ya" der mesela. Kendinde olmayan semptomlar üretir, başka gerçek davranışları ihraç eder. Bunun ilerleyen aşamasına "yapay bozukluk" denir hatta ama ille de etiketlemeye ihtiyaç yok. Bu kişi sürekli mağdur olmaktan memnundur; sorumluluk almaz, insanlar ona ilgi verir ve sorumluluk almaz. 2 kez tekrarladım evet çünkü sorumluluk almamak demek sonucuna katlanman gerekmeyen konforlu bir alan yaratmaktır.

14/06/2026

Yetişkin bir insanın kendi içsel değerini inşa edebilmesi, çocukken o değerin ona dışarıdan sunulmuş olmasına bağlıdır diyebiliriz. Kohut’un da aynalara kavramıyla vurguladığı üzere, insan varlığının anlamını ilk olarak bakım vereninin gözlerinde görür ve bu kişi genellikle ve özellikle annesi olur. Eğer o bakışlarda koşulsuz bir kabul, sevgi ve onay varsa kişi dışsal yansımayı içselleştirerek sağlam bir öz değeri duygusu geliştirir. Bir zamanlar birinin dünyasında koşulsuzca kıymetli olduğumuzu hissetmek, yetişkinlikte kendimize “ben değerliyim” diyebilmemizin temelini oluşturur. Nasıl ki bir dili öğrenmediğimizde konuşamayacaksak, bize öğretilmemiş ve kendimizin de öğrenmek için çaba sarf etmediğimiz bir değeri tek başımıza öğrenemeyiz. Ancak bunun farkındaysak, “değer” konusu hakkında bir şeylerin yanlış gittiğini fark edebildiysek, artık adım atma vakti de gelmiş demektir.

Address

Çankaya

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Psikolog Burak Alıcı posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share

Category