19/05/2026
Geçenlerde zihnimin hiç susmayan, yorucu odalarından birinde kaybolmuştum. “Öyle mi olur, böyle mi biter? Şöyle olursa ne olur?” gibi ihtimaller arasında boğuşurken, kendi kaygıma yakalandığımı fark ettim.
Sonr sevgili .elifdinekyilmaz ‘ın bir postunda okuduğum o incecik detay geldi aklıma.
“İpekcim… tamam, şu an çok kaygılısın; bayaa yoruldun ve bu işin içinden çıkamıyorsun. Peki, tam şu an bir danışanın sana bunları anlatsaydı… Ona ne derdin?”
O an… O boğucu his öyle bir dağılmaya başladı ki…
Eğer karşımda danışanım olsaydı, ondan hemen o an çözüm bulmasını, karmaşayı tek başına, acilen çözmesini beklemezdim. Ona şefkatle alan açardım.
Peki, neden kendi içimizdeki o kaygılı, belki ürkek yanımıza başkasına olduğumuz kadar adil ve kapsayıcı olamıyoruz? Kendimize o şefkati veremiyoruz?
Veremiyoruz, çünkü kendimize şefkatli olmanın bizi zayıflatacağına, savuracağına inandırılmışız. Cezalandırıcı, sert iç sesimiz susarsa; kontrolü kaybedeceğimizi, hatalar yapacağımızı sanıyoruz. Hanemize bir sürü çarpı yazılacak diyoruz.
Oysa hiçbir çocuk, her düştüğünde ona bağıran ve yetersiz hissettiren bir sesin gölgesinde büyüyemez.
Sevgiyle,
İpek 🌱