08/08/2026
ZAMANIN RUHU…
Bugün ben de biraz durup zamanı düşündüm.
Aslında “zaman” deyince aklıma sadece saatler gelmedi.
“Zamanın ruhu” geldi.
Almancasıyla Zeitgeist...
Bir dönemin hâkim düşüncesi, duygusu, kültürü, insanlarının dünyaya bakışı…
Yani içinde yaşadığımız ama çoğu zaman fark etmediğimiz o görünmez atmosfer.
Bu kelimeyle ilk kez lisede karşılaşmıştım.
Liseye başladığım yıllarda psikoloji dersimize Feridun Orhun Bilge hocamız girerdi. Kendisi de bizim okuldan mezundu. Psikoloji ve felsefe derslerine girer, aynı zamanda futbol gözlemciliği yapardı. Neşeli, biraz sıra dışı ve klasik öğretmen kalıplarına pek sığmayan bir hocamızdı.
Anlattıkları o yaşlarda bize biraz farklı gelirdi.
Ben ise derslerini ilgiyle takip ederdim.
Bir gün derste bir öğrencinin sorusunu cevaplarken bize şöyle bir şey anlatmıştı:
Bir olayı değerlendirirken sadece bugünün gözlüğüyle bakmamak gerekir. O dönemin şartlarını, insanların düşüncelerini, algılarını ve zamanın ruhunu anlamak gerekir.
Zeitgeist…
O kelimeyi ilk kez o gün duydum.
Sonra hayatımın farklı dönemlerinde yeniden karşıma çıktı.
Ama galiba ben, hayatım boyunca bu kelimeyi bilmekle onu gerçekten anlamak arasında gidip geldim.
Hatta bugün açıkça söyleyebilirim:
Ben hiçbir zaman zamanın ruhunu tam olarak yakalayamadım.
Dönemin hâkim düşüncesini, değişen insan davranışlarını, toplumun nereye doğru gittiğini çoğu zaman zamanında okuyamadım.
Belki de bugün yaşadığım bazı yorgunlukların sebebi biraz da bu.
Çünkü insan, yaşadığı dönemi anlayamadığında, bir süre sonra yaşadığı hayatla da kavga etmeye başlıyor.
Bugün çevreme baktığımda bunu daha çok görüyorum.
Hepimiz olaylara biraz fazla kendi penceremizden bakıyoruz.
“Ben olsam böyle yapmazdım.”
“Bizim zamanımızda böyle değildi.”
“Bu gençler de bir tuhaf…”
Belki de mesele insanların tuhaflaşması değildir.
Belki zamanın ruhu değişmiştir.
Biz ise hâlâ aynı yerde durup, aynı gözlüklerle dünyaya bakmaya devam ediyoruz.
Sonra da dünyaya kızıyoruz.
Oysa belki de zaman zaman kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Acaba ben zamanı mı anlamıyorum, yoksa zaman mı beni geride bırakıyor?”
Tam da burada Salvador Dalí’nin The Persistence of Memory adlı o meşhur tablosu geliyor aklıma.
Hani şu eriyen saatlerin olduğu tablo…
İlk bakışta insanın aklına şu geliyor:
“Yahu, saat hiç erir mi?”
Sonra biraz düşünüyorsunuz.
Belki de eriyen saatler değil…
Bizim zaman algımız.
Çünkü zaman herkese aynı şekilde akmıyor.
Mutlulukta hızlanıyor,
özlemde yavaşlıyor,
beklerken uzuyor,
acının içinde bazen duruyor.
Belki de hayat dediğimiz şey, zamanı kontrol etmekten çok onun ruhunu anlamaya çalışmak.
Her şeyi hemen anlamak zorunda değiliz.
Ama değişen dünyaya bakarken, kendi gözlüklerimizi de ara sıra temizlemekte fayda var.
Çünkü zaman değişiyor…
İnsan değişiyor…
Dünya değişiyor…
Ve galiba bizim de zaman zaman kendimize yeniden bakmamız gerekiyor.
Bugünlük bu kadar.
Biraz durun.
Bir kahve için.
Pencereye bakın.
Ve mümkünse zamanı birkaç dakikalığına unutun.
Belki o zaman, zamanın ruhunu biraz daha iyi hissederiz.
İyi Pazarlar… ☕🌿
Haluk Akın