14/08/2026
İyileşme süreci, ironik bir şekilde, travmanın içinde hayatta kalmaya çalışmaktan çok daha sancılı olabilir. Çünkü hayatta kalma modundayken zihnimiz ve bedenimiz acıya karşı hissisleşir, kapanır veya kendi ızdırabıyla olan bağını tamamen koparır. Yaşadığımız fizyolojik ve duygusal çöküşü görmemek için süreci entelektüelleştirir, bastırır ya da sürekli kendimize meşguliyetler yaratırız.
İçinde bulunduğumuz bu ilkel savunma evresinde sistemi ayakta tutabilmek için farkında olmadan koruyucu maskeler ve alt benlikler geliştiririz: İnsanları memnun etme hastalığı, alkol veya madde bağımlılıkları, işkoliklik, çatışmadan kaçma, kendini sürekli bastırma ya da hep daha fazlasını başarma hırsı... Tüm bu stratejiler, aslında içerideki yangını hissetmemek için ördüğümüz duvarlardır. Hatta hayatta kalabilmek için dönüştüğümüz bu travmatik kimliği sömüren ya da bu çaresizlikten beslenen toksik ilişkilerin içine çekiliriz. Koruma kalkanlarımız bizi körleştirdikçe, yeni travmatik deneyimlere karşı daha açık hale geliriz.
Tam da bu yüzden, o güne kadar hayatta kalabilmek için aslında ne kadar büyük yükleri sineye çektiğimizi, neleri sineye çekmek zorunda kaldığımızı hatırlamak ve bununla yüzleşmek derin bir yürek sızıntısı yaratır.
Ancak ne zaman ki sinir sistemimizin kapasitesini adım adım büyüterek hayatımızı gerçek bir "güvenlik" zemini üzerine inşa etmeye başlarız, işte o an bedenimize ve ruhumuza kırılmaz bir söz veririz: Seni bir daha asla terk etmeyeceğim. İşte bu, dışarıdan bakan pek çok insanın asla anlamlandıramayacağı ve saygı duymakta zorlanacağı kadar radikal, devrimsel bir öz sevgi eylemidir.