Dr. Ferda Ayhan Yalçın

Dr. Ferda Ayhan Yalçın Fonksiyonel Tıp Doktoru ( )
Bütüncül Beslenme Ve Sağlık Koçu ( )
(1)

Boynunuz ağrıyorsa sorun her zaman boynunuzda olmayabilir.Uzun yıllar boyun ağrısı denince akla ilk olarak duruş bozuklu...
08/08/2026

Boynunuz ağrıyorsa sorun her zaman boynunuzda olmayabilir.
Uzun yıllar boyun ağrısı denince akla ilk olarak duruş bozukluğu, fıtık veya kas spazmı geldi. Ancak son yıllarda yayınlanan çalışmalar çok daha geniş bir tablo ortaya koyuyor.
Kapsamlı bir derleme, uzun süreli stres, anksiyete, depresyon ve sosyal destek eksikliğinin boyun ağrısı için önemli risk faktörleri olduğunu gösteriyor. Yaş, bazı kronik hastalıklar ve yaşam tarzı da bu riski artırabiliyor. Yani boyun ağrısı sadece mekanik değil, biyolojik ve psikolojik faktörlerin birlikte etkilediği bir durum.
Daha da ilginci, kontrollü bir deneysel çalışmada araştırmacılar aynı masa başı görevi yapan kişileri inceledi. Zihinsel stres altında çalışanların boyun kaslarının aktivitesi belirgin şekilde arttı. Üstelik duruşlarında büyük bir değişiklik olmamasına rağmen kasları daha fazla çalışıyordu. Başka bir deyişle, stres yalnızca “gergin hissettirmiyor”; boyun kaslarının yükünü de gerçekten artırıyor.
Bu nedenle kronik boyun ağrısında yalnızca MR görüntüsüne veya postüre odaklanmak yeterli değildir. Uyku, stres yönetimi, düzenli hareket, direnç egzersizi, nefes çalışmaları , fasyayı rahatlatmak ve ergonomi de tedavinin önemli parçalarıdır.
Bazen ağrı, vücudun değil, yaşamın yükünü de yansıtır.🙆‍♀️

Yeni yayımlanan bir çalışma, 20–59 yaş arasındaki 4.948 erkeğin verilerini analiz etti. Araştırmacılar kilo ve boy ile ö...
07/08/2026

Yeni yayımlanan bir çalışma, 20–59 yaş arasındaki 4.948 erkeğin verilerini analiz etti. Araştırmacılar kilo ve boy ile ölçülen BMI, bel çevresi ve DEXA ile ölçülen visseral (organlar arası) yağ miktarını testosteron düzeyleriyle karşılaştırdı. Kesitsel bir çalışma olduğu için neden-sonuç ilişkisini kanıtlamasa da önemli bir bulgu ortaya koydu: Düşük testosteron, genel kilodan çok visseral yağlanmayla ilişkiliydi. Aynı BMI’ye sahip iki erkekten visseral yağı fazla olanın testosteronu belirgin olarak daha düşüktü.

Bu nedenle klinikte yalnızca testosteron sonucuna bakmak yeterli değildir. Öncelikle gerçek hipogonadizm doğrulanmalı; sabah en az iki kez total testosteron ölçülmeli, gerektiğinde serbest testosteron, SHBG, LH, FSH, prolaktin ve TSH değerlendirilmelidir. Aynı zamanda bel çevresi, vücut kompozisyonu, kan basıncı, glukoz metabolizması, lipid profili, karaciğer yağlanması, uyku apnesi, fiziksel aktivite ve kullanılan ilaçlar da mutlaka gözden geçirilmelidir.

Tedavide ilk hedef otomatik olarak testosteron başlamak değil, visseral yağlanmanın nedenini düzeltmektir. Kalori kontrolü, yeterli protein, düzenli direnç ve aerobik egzersiz, kaliteli uyku, alkolün azaltılması ve metabolik hastalıkların tedavisi birçok erkekte testosteron düzeylerinin doğal olarak yükselmesine katkı sağlayabilir. Testosteron replasmanı ise ancak semptomları olan ve laboratuvar olarak doğrulanmış hipogonadizmi bulunan uygun hastalarda düşünülmelidir.

Altta yatan metabolik sorun düzeltilmeden testosteron verilmesi fizyolojiyi her zaman düzeltmez. Verilen testosteronun bir kısmı aromataz enzimiyle östrojene dönüşerek jinekomasti gibi istenmeyen etkilere, bir kısmı ise 5α-redüktaz ile DHT’ye dönüşerek prostat büyümesi veya androjenik saç dökülmesi gibi sorunlara katkıda bulunabilir. Ayrıca visseral yağlanma, insülin direnci ve inflamasyon devam ettiği sürece kas kaybı, metabolik sendrom, tip 2 diyabet, karaciğer yağlanması ve kemik kaybı riski de sürer.

Bu çalışmanın en önemli mesajı şu: Düşük testosteronu yalnızca yerine koymaya çalışmak yerine, neden düştüğünü araştırın.

05/08/2026

Bağırsak bariyeriniz bozulduğunda, sadece sindiriminiz değil, tüm metabolizmanız etkilenebilir.

Bağırsak, yalnızca besinleri emen bir organ değildir. Yaklaşık 200 m²’lik yüzey alanıyla vücudun dış dünya ile temas eden en büyük bariyerlerinden biridir. Sağlıklı bir bağırsak, besinlerin kana geçmesine izin verirken bakterileri, toksinleri ve diğer zararlı maddeleri bağırsak içinde tutar. Bu koruma; bağırsak hücreleri arasındaki tight junction (sıkı bağlantılar), mukus tabakası, antimikrobiyal peptitler ve bağırsak mikrobiyotası sayesinde sağlanır.

2025 yılında yayımlanan kapsamlı bir derleme, bu bariyerin bozulmasının yalnızca sindirim sistemiyle sınırlı bir sorun olmadığını, kardiyometabolik hastalıkların gelişiminde önemli bir rol oynayabileceğini ortaya koyuyor. Bariyer zayıfladığında, özellikle bakterilerin hücre duvarından kaynaklanan lipopolisakkarit (LPS) gibi moleküller kana geçebiliyor. Bağışıklık sistemi bu molekülleri tehdit olarak algılıyor ve kronik düşük dereceli inflamasyon adı verilen, uzun süre devam eden bir bağışıklık yanıtı gelişiyor.

Araştırmalar, bu enflamasyonun insülin direnci, tip 2 diyabet, metabolik disfonksiyon ilişkili yağlı karaciğer hastalığı (MASLD), hipertansiyon, ateroskleroz gibi kalp damar hastalıkları ve obeziteye bağlı birçok metabolik bozukluğun gelişimine katkıda bulunduğunu gösteriyor. Bu nedenle günümüzde bağırsak sağlığı denildiğinde yalnızca mikrobiyotanın değil, bağırsak bariyerinin bütünlüğünün korunması da temel hedeflerden biri olarak kabul ediliyor.

Bu çalışmanın en önemli mesajı şu: Kronik hastalıkların tek nedeni bağırsak değildir. Ancak bağırsak bariyerinin bozulması, birçok hastalığın sessizce ilerlemesine katkıda bulunan ortak mekanizmalardan biri olabilir.

Sizi de kalp damar hastalıklarından koruyacak beslenme ve yaşam tarzı önerilerini, bugün bulunduğunuz noktadaki kalp damar hastalığı riskinizi, biyolojik yaşınızı ve tüm bunları düzenlemek için yapılacakları öğrenmek için bize ulaşın...

☎553 7650067

Biyolojik saatimiz aynı çalışmıyor.Bilim insanları uzun yıllar sirkadiyen ritmi kadın ve erkek için benzer kabul etti. A...
31/07/2026

Biyolojik saatimiz aynı çalışmıyor.

Bilim insanları uzun yıllar sirkadiyen ritmi kadın ve erkek için benzer kabul etti. Ancak son çalışmalar bunun doğru olmadığını gösteriyor.

Kadınların biyolojik saati, gece ışığı, vardiyalı çalışma, jet-lag ve diğer sirkadiyen bozulmalara karşı genel olarak daha dirençli görünüyor.

Araştırmalar, kadınlarda uyku ritimlerinin daha kararlı olduğunu, sirkadiyen genlerin ritmik çalışmasının daha güçlü seyrettiğini, kan basıncı ve metabolik ritimlerin daha iyi korunduğunu ve yaşlanmayla birlikte biyolojik saatteki bozulmanın daha yavaş geliştiğini gösteriyor.

Bunun önemli nedenlerinden biri, östrojenin biyolojik saatin düzenlenmesini desteklemesidir.

Buna karşılık erkeklerde gece ışığına maruz kalma, vardiyalı çalışma ve biyolojik saatin bozulması; kalp-damar sistemi, böbrek fonksiyonları ve kan basıncı üzerinde daha belirgin olumsuz etkiler oluşturabiliyor.

Bu, kadınların hiç etkilenmediği anlamına gelmiyor. Aynı sirkadiyen stres karşısında kadın ve erkek vücudu farklı biyolojik yanıtlar veriyor.

Bu farklılıklar yalnızca yaşam tarzı önerilerini değil, tedavileri de etkileyebilir.

Örneğin bazı kemoterapi ilaçlarında uygulama saati, ilacın etkinliğini artırırken yan etkileri azaltabilir. Bazı tansiyon ilaçları akşam kullanıldığında günün belirli saatlerinde daha iyi kan basıncı kontrolü sağlayabilir. Kortikosteroidler, vücudun doğal kortizol ritmine uygun saatlerde verildiğinde daha fizyolojik etki gösterebilir. Ayrıca aşılar ve bağışıklık sistemini hedefleyen bazı tedavilerde de uygulama zamanının bağışıklık yanıtını etkileyebileceğini gösteren çalışmalar bulunmaktadır.

Bu yaklaşımın adı kronoterapidir: Tedavinin sadece doğru ilaçla değil, doğru zamanda uygulanması.

Geleceğin tıbbı yalnızca “hangi tedavi?” sorusunu değil, “hangi saatte ve kimin için?” sorusunu da soruyor.

Çünkü biyolojik saat hepimizde var; ama hepimizde aynı şekilde çalışmıyor.

28/07/2026

Geçtiğimiz günlerde Biolab’dan Dr. Nilüfer Benal ile yaptığımız söyleşinin bir bölümü burada, isterseniz YouTube kanalımda tamamını izleyebilirsiniz.
Konu “Fonksiyonel Tıp Yaklaşımı”, fonksiyonel tıp ile konvansiyonel yaklaşım arasındaki en temel farklar.
Merak edenler için güzel bir söyleşi olduğunu söyleyebilirim.

Youtube hesabım şöyle: Dr. Ferda Ayhan Yalçın .ferdaayhanyalcn2247

bütüncülsağlık egzersiz dayanıklılık sagliklibeslenme bagirsaksagligi fonksiyonelbeslenme mikrobiata

“Canım hiç hareket etmek istemiyor" diyorsanız, belki de bunun düşündüğünüzden daha derin bir nedeni var.Kapsamlı klinik...
27/07/2026

“Canım hiç hareket etmek istemiyor" diyorsanız, belki de bunun düşündüğünüzden daha derin bir nedeni var.
Kapsamlı klinik araştırmalar, insan ikiz çalışmalarına dayanarak sedanter davranışın yaklaşık %31’i kalıtsal faktörlerle ilişkilendiriyor.

Evrimsel olarak bu durum şöyle açıklanıyor: İnsanlık tarihinin büyük bölümünde yiyecek bulmak zordu. Gereksiz yere enerji harcamamak, yani dinlenmeyi tercih etmek, hayatta kalma avantajı sağlıyordu. Bu nedenle enerji tasarrufunu destekleyen biyolojik mekanizmalar doğal seleksiyon sırasında korunmuş olabilir.

Ancak bugün aynı biyoloji bambaşka bir çevrede yaşıyor.
Artık yiyecek bulmak için kilometrelerce yürümüyoruz. Asansörler, otomobiller, uzaktan kumandalar ve ekranlar sayesinde hareket etmek zorunda kalmıyoruz.
Makalenin en çarpıcı mesajlarından biri de şu: Masa başında çalışmak, saatlerce oturmak, araba kullanmak ve ekran karşısında zaman geçirmek; felç, uzun süreli yatak istirahati veya bacak alçısı gibi durumlarla aynı “hareketsizlik spektrumu” içinde yer alıyor. Aralarındaki fark, yalnızca hareketsizliğin şiddeti ve sağlık üzerindeki etkilerin ne kadar hızlı ortaya çıktığıdır.
Felç veya tam yatak istirahatinde kas kaybı ve fonksiyon kaybı günler içinde gelişebilir. Günümüz yaşamındaki oturarak geçirilen saatler ise çok daha düşük şiddette bir hareketsizlik oluşturur. Bu nedenle zararını hemen hissetmeyiz. Ancak aylar ve yıllar boyunca sessizce biriken bu etki, sonunda kronik hastalıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir. Dolayısıyla milyonlarca yıl boyunca bizi hayatta tutan enerji tasarrufu mekanizmaları, günümüzde bir dezavantaja dönüşebiliyor.

Bu yüzden hareket etmek çoğu zaman sadece “istek” meselesi değildir.
Bazen kendi evrimsel programımıza karşı bilinçli bir karar vermektir.

Hareketsizlik sadece “egzersiz yapmamak” değildir.Vücudumuz hareket etmek için tasarlanmıştır. Hareket azaldığında ise y...
26/07/2026

Hareketsizlik sadece “egzersiz yapmamak” değildir.

Vücudumuz hareket etmek için tasarlanmıştır. Hareket azaldığında ise yalnızca kaslarımız zayıflamaz; kalp, beyin, kemikler, bağışıklık sistemi, bağırsaklar ve hormon sistemi de bundan etkilenmeye başlar.

Bu görseli aldığım kapsamlı derleme, fiziksel hareketsizliğin en az 35 kronik hastalığın gelişiminde doğrudan rol oynadığını ortaya koyuyor. Üstelik bu etki yalnızca kilo almakla açıklanamıyor. Hareketsizlik; bağımsız olarak metabolizmayı, damar sağlığını, kas dokusunu, kemik yapısını ve bağışıklık sistemini bozuyor.

En dikkat çekici nokta ise şu:
Egzersiz, hareketsizliğin tam tersi değildir.
Hareketsizlik, kendine özgü biyolojik mekanizmaları olan ayrı bir sağlık riskidir. Bu nedenle haftada birkaç gün spor yapmak, günün geri kalanını tamamen oturarak geçirmenin tüm olumsuz etkilerini ortadan kaldırmayabilir.

Sağlık için hedef yalnızca spor yapmak değil;
✔️ Gün içinde sık hareket etmek
✔️ Uzun süre kesintisiz oturmamak
✔️ Haftada en az 150 dakika orta şiddette fiziksel aktivite yapmak
✔️ Haftada en az 2 gün direnç egzersizi eklemek olmalıdır.

Unutmayın: Hareket bir tedavi değil, insan fizyolojisinin normal çalışma koşuludur.

☎ Bu nedenle, her bireye uyan yaşam tarzı önerileriyle size destek olmamız için, WhatsApp numaramızdan bize ulaşabilirsiniz.

25/07/2026
21/07/2026

Deniz havası gerçekten iyot içeriyor mu? Yoksa bu sadece bir şehir efsanesi mi?

Cevap: Evet, alıyoruz. Ama düşündüğünüz kadar değil.
Denizde dalgalar kırıldığında havaya mikroskobik tuz damlacıkları karışır. Bu damlacıklar çok az miktarda iyot taşır. Ayrıca özellikle kahverengi deniz yosunları da atmosfere iyot gazı salar. İşte o kendine özgü deniz kokusunun bir kısmının arkasında da bu doğal süreç vardır.
Peki bu iyot tiroidimizi beslemeye yeter mi?
Bilimsel çalışmalar, deniz havasından alınan iyot miktarının çoğu zaman günde yaklaşık 1–20 mikrogram arasında olduğunu gösteriyor.
Oysa bir yetişkinin günlük iyot ihtiyacı 150 mikrogramdır.
Yani deniz havası güzel bir katkı sağlar ama tek başına günlük ihtiyacımızı karşılamaz.
“Denize girince iyot depoluyorum.” düşüncesi de tam olarak doğru değildir.
Evet, deniz suyundan ve deniz havasından çok az miktarda iyot alınabilir. Ancak normal bir deniz tatili veya yüzme, iyot eksikliğini tedavi edecek kadar iyot sağlamaz.

Buna rağmen deniz kenarında yaşayan insanların iyot düzeyleri çoğu zaman daha yüksektir.
Çünkü burada sadece deniz havası değil; daha fazla balık ve deniz ürünü tüketimi, çevredeki deniz yosunları ve uzun süreli kıyı yaşamı birlikte etkili olur.
Kısacası…
Deniz havası gerçekten doğal bir iyot kaynağıdır. Ama iyot tedavisi değildir.

Address

Şevket Özçelik Sokak No. 19 D. 2 Alsancak
Izmir
35220

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Dr. Ferda Ayhan Yalçın posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Practice

Send a message to Dr. Ferda Ayhan Yalçın:

Shortcuts

Share

Category