klinikpsikologesraceco

klinikpsikologesraceco Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from klinikpsikologesraceco, Psychotherapist, Kadıkoy.

Çift Olmak -II Duygusal Paket Servisi: Projektif ÖzdeşimProjektif özdeşim, bireyin kendi içinde taşıyamadığı, kendilik a...
29/04/2026

Çift Olmak -II

Duygusal Paket Servisi: Projektif Özdeşim

Projektif özdeşim, bireyin kendi içinde taşıyamadığı, kendilik algısına tehdit olarak gördüğü veya henüz anlamlandıramadığı parçaları (öfke, yetersizlik, derin korkular) partnerine yansıtması sürecidir. Ancak bu yansıtma bir nevi iletişim biçimidir.

Servis nasıl işler?

Paketleme: Kişi, içindeki ağır ve ham duyguyu (mesela derin bir suçluluk hissi) farkında olmadan paketleyip partnerine “fırlatır.” Yani aktarır. “Bu duyguyla tek başıma baş edemiyorum, biraz da sen hisset ki ben nefes alabileyim.”

Teslimat: Partner, bu paketi alır ve içindeki duyguyu sanki kendisine aitmiş gibi deneyimlemeye başlar.

Döngüye Hapsolmak: İlişkide aktarılan duygu olduğu gibi geri fırlatıldığında paket ağırlaşır. İlişki, kimin kimi daha fazla suçlayacağı bir mücadele alanına dönüşür.

Kapsamak: Partner “fırlatılan” duyguyu fark eder ama sahiplenmez. Böylece duygu ilişkide dolaşan bir sinyal haline gelir, suçlama malzemesi olmaktan çıkar.

Aslında kimse partnerini bir çöp kutusu olarak kullanmak istemez. Daha çok bir işlemci gibi kullanmak ister. Birlikte düşünülebilecek bir alan arar.

Zamanla kalıplaşmış roller ortaya çıkar.

Genellikle partnerler kendi içlerinde reddettikleri özelliklerin “taşıyıcısı” olmaları için birbirlerini seçerler.

Bir partner “hiç hata yapmayan, rasyonel ve kontrolcü” rolünü üstlenirken, diğeri “yetersiz, duygusal” rolüne yerleşebilir.

Dışarıdan denge gibi görünen bu durum (“biz elmanın iki yarısıyız”), aslında her iki tarafın da kendi bütünlüğünden feragat etmesidir. Rasyonel olan taraf kırılganlığını partnerine “fırlatmış”, duygusal olan taraf ise kendi gücünü ötekine devretmiştir.

İlişki, partnerle değil ebeveynlerle yaşanan eski çatışmaların sahnesine dönüşebilir.

Kendime dönüp soruyorum:

Partnerimde en çok zorlandığım şey gerçekten ona mı ait?

Yoksa bir kısmı bana mı?

Bana ait olanı nasıl geri alabilirim?

Çift Olmak -II Duygusal Paket Servisi: Projektif ÖzdeşimProjektif özdeşim, bireyin kendi içinde taşıyamadığı, kendilik a...
29/04/2026

Çift Olmak -II

Duygusal Paket Servisi: Projektif Özdeşim

Projektif özdeşim, bireyin kendi içinde taşıyamadığı, kendilik algısına tehdit olarak gördüğü veya henüz anlamlandıramadığı parçaları (öfke, yetersizlik, derin korkular) partnerine yansıtması sürecidir. Ancak bu yansıtma bir nevi iletişim biçimidir.

Servis nasıl işler?

Paketleme: Kişi, içindeki ağır ve ham duyguyu (mesela derin bir suçluluk hissi) farkında olmadan paketleyip partnerine “fırlatır.” Yani aktarır. “Bu duyguyla tek başıma baş edemiyorum, biraz da sen hisset ki ben nefes alabileyim.”

Teslimat: Partner, bu paketi alır ve içindeki duyguyu sanki kendisine aitmiş gibi deneyimlemeye başlar.

Döngüye Hapsolmak: İlişkide aktarılan duygu olduğu gibi geri fırlatıldığında paket ağırlaşır. İlişki, kimin kimi daha fazla suçlayacağı bir mücadele alanına dönüşür.

Kapsamak: Partner “fırlatılan” duyguyu fark eder ama sahiplenmez. Böylece duygu ilişkide dolaşan bir sinyal haline gelir, suçlama malzemesi olmaktan çıkar.

Aslında kimse partnerini bir çöp kutusu olarak kullanmak istemez. Daha çok bir işlemci gibi kullanmak ister. Birlikte düşünülebilecek bir alan arar.

Zamanla kalıplaşmış roller ortaya çıkar.

Genellikle partnerler kendi içlerinde reddettikleri özelliklerin “taşıyıcısı” olmaları için birbirlerini seçerler.

Bir partner “hiç hata yapmayan, rasyonel ve kontrolcü” rolünü üstlenirken, diğeri “yetersiz, duygusal” rolüne yerleşebilir.

Dışarıdan denge gibi görünen bu durum (“biz bir elmanın iki yarısıyız”), aslında her iki tarafın da kendi bütünlüğünden feragat etmesidir. Rasyonel olan taraf kırılganlığını partnerine “fırlatmış”, duygusal olan taraf ise kendi gücünü ötekine devretmiştir.

İlişki, partnerle değil ebeveynlerle yaşanan eski çatışmaların sahnesine dönüşebilir.

Şimdi kendime dönüp soruyorum.

Partnerimde en çok zorlandığım şey gerçekten ona mı ait?

Yoksa bir kısmı bana mı?

Bana ait olanı nasıl geri alabilirim?

Çift Olmak- IÇift olmak, iki yarım elmanın birleşip kusursuz bir bütün oluşturması gibi o klişe ve steril rüyadan çok uz...
26/04/2026

Çift Olmak- I

Çift olmak, iki yarım elmanın birleşip kusursuz bir bütün oluşturması gibi o klişe ve steril rüyadan çok uzaktır.

Çiftin ortak bir ruhsal örgütlenmesi, ortak savunmaları, ortak korkuları ve tekrar eden ilişki ritmi vardır.

Bilinçdışı sadece bireyin içinde duran özel bir mülk değil, yakın ilişkilerde ortaklaşa kurulan, aktarılan ve sürdürülen bir alandır. Yani benim bilinçdışım sadece “bana ait” değildir. Partnerimle kurduğum ilişkide yeniden şekillenir, onun bilinçdışıyla temas eder, ondan etkilenir ve onu etkiler. İki kişinin yanı sıra arada üçüncü olarak bir “biz alanı” oluşur. Bu alanın kendi hafızası vardır: Hangi konular patlar, kim ne zaman susar, kim kimin suçluluğunu taşır, kim güçlü görünür, kim muhtaç kalır, kim öfkeyi temsil eder, kim kırılganlığı üstlenir…

Scharff’a göre ‘bağ’ geçmiş kuşaklardan gelen beklentileri, suçlulukları, korkuları ve bugünkü toplumsal/ailevi koşulları da taşır. Yani çift olmak, iki aile tarihinin, iki bilinçdışı mirasın ve bugünkü hayatın aynı alanda karşılaşmasıdır.

Bu anlamda- ilişkinin de bir karakteri vardır.
Bazı ilişkiler kaygılıdır.
Bazıları suçlayıcıdır.
Bazıları soğuktur.
Bazıları sürekli kriz üretir.
Bazıları dışarıdan uyumlu görünür ama içeride canlılık yoktur.
Bazıları ise düşünmeye izin verir.

“Düşünebilen çift”, sorun yaşadığında ilişkisinde olup biteni birlikte merak edebilen çifttir. “Ben haklıyım, sen yanlışsın” yerine “Biz şu anda hangi eski sahnenin içine düştük?” diye sorabilendir.

💭
“İlişkiniz bir insan olsaydı nasıl biri olurdu?”

Kaygılı mı?
Kontrolcü mü?
Kırılgan mı?
Küs mü?
Yorgun mu?
Hep tetikte mi?
Oyuncu mu?

“Bu ilişkinin en büyük korkusu ne?”
Terk edilmek mi, yutulmak mı, değersiz kalmak mı, kontrolü kaybetmek mi?

Bu egzersiz, suçlamayı kişiden alıp “ilişki alanına” taşır. Yani “sen böylesin” yerine “bizim ilişkimiz böyle bir hale geliyor” denebilir.

Çift olmak, iki kişinin birbirine iyi gelmesi kadar, aralarında oluşan üçüncü alanı da tanıyabilmesidir. Bazen ilişki bizden daha kaygılı, daha kırılgan, daha öfkeli ya da daha suskun hale gelir. İlişki alanını görebilen çift, bu alanın içinde kaybolmayan, ona bakabilen çifttir.

29 mart pazar, İstanbul’da yağmurlu, sisli ve kapalı bir hava var.Yağmurun yalnızca bir doğa olayı olmadığını, iç dünyam...
29/03/2026

29 mart pazar, İstanbul’da yağmurlu, sisli ve kapalı bir hava var.

Yağmurun yalnızca bir doğa olayı olmadığını, iç dünyamızda neleri harekete geçirdiğini düşünüyorum.

Yağmurun oluşturduğu akustik ve görsel süreklilik, bazılarında yeterince iyi çevresel kapsanma deneyimlerini çağrıştırarak içsel bütünlük hissini destekleyebilir. Buna karşılık erken dönemde kapsayıcı deneyimlerin kırılgan olduğu yaşantılarda ise aynı atmosfer, süreklilikten çok kopukluk ve yalnızlık temalarını canlandırabilir. Bu nedenle yağmurun ruhsallıktaki anlamı sabit değildir. Erken ilişkisel deneyimlerimize bağlı olarak ya yatıştırıcı bir süreklilik hissi üretir ya da içe çekilmeyi artırır.

Bachelard, Mekanın Poetikası adlı eserinde yağmur, rüzgar gibi dış atmosferi eve sığınma, içeride olmanın sıcaklığı ve kapsayıcılığıyla karşılaştırır. Yağmuru dış dünyanın tehdidi, kontrol edilemeyen doğası iken evi ise kabuğun, korunmanın ve içsel bütünlüğün mekanı olarak ele alır.

Yağmur güçlü bir duygusal atmosfer üreterek iç dünyamızla temasımızı kolaylaştırılabilir. Bunun için küçük bir fotoğraf egzersizi önermek istiyorum:

Bugün dışarıdaysanız yağmurla ilgili birkaç fotoğraf/video çekin. Bu fotoğraflar yağmurun kendisi olabilir, yağmur altındaki bir canlı, nesne olabilir. Estetik olmasına gerek yok. Fotoğrafı çektikten sonra şu soruları sorun:

Bu fotoğraf benim hangi tarafımı anlatıyor?
Yağmurda kendimi nasıl hissediyorum?
Yağmurdan korunuyor muyum yoksa maruz mu kalıyorum?
Fotoğrafta biri var mı, yok mu?
Bu kare bir duygumun fotoğrafı olsaydı hangisi olurdu?
Fotoğrafta küçük bir değişiklik yapabilseydim neyi değiştirirdim?

Fotoğraflar nereden baktığımızı söyler. Seçtiğimiz her karede izimizi görürüz.

Kolaylıklar!

Korkuyu içeri davet edelim mi?Kapıyı açacağım. Dışarıda gürültü kıyamet kopuyor, pencereleri yumrukluyor. Yıllardır “evd...
06/01/2026

Korkuyu içeri davet edelim mi?

Kapıyı açacağım. Dışarıda gürültü kıyamet kopuyor, pencereleri yumrukluyor. Yıllardır “evde yokum” numarası yaptım. Perdeleri çektim, ışıkları kapattım, duymazdan geldim. Yokmuş gibi davranırsam gider sandım. Ama gitmedi. Sadece karanlıkta bekledi ve bekledikçe büyüdü, devleşti, gölgesi tüm evi kapladı.

Artık kapıyı açacağım. Evet, dizlerim titriyor. Kalbim yerinden çıkacak gibi. Nefesim daralıyor. Ama bu titreyişin bir anlamı var. Bazen bir iş görüşmesinin kapısında, bazen önemli bir sınavın eşiğinde, bazen de sadece kendim olma yolunda...

Gel bakalım, gir içeri. Bana neyi hatırlatmaya geldin?

Eskiden olsa kulaklarımı tıkardım, müziğin sesini açardım. Şimdi buradayım. Karşındayım işte.

Eğer hata yapmaktan korkuyorsam, demek ki “başarmak” benim için çok kıymetli. Eğer sevilmemekten korkuyorsam, demek ki “bağ kurmak” benim pusulam. Sen sadece benim neyi kaybetmekten korktuğumu, dolayısıyla neye değer verdiğimi gösteren bir habercisin. Meğer bunca zaman beni durdurmak için değil, neyin önemli olduğunu hatırlatmak için çırpınıyormuşsun. Panik yapmışsın.

Tamam. Anladım. Niyetin kötü değil ama yöntemin çok yorucu. Seni susturmayacağım. Evden de kovmayacağım. Çünkü sen, bensin. Benim bir parçamsın. Sana bakarken ardındaki asıl amacımı göreceğim. Neden o sınava girmek istiyorum? Neden o işi istiyorum? Neden bu yoldayım? Geç şu köşedeki koltuğa. Karşıma otur. Çayını iç. Söz hakkın var ama karar hakkın yok. Uyarılarını dinlerim, notumu alırım ama artık dizginleri sana teslim etmeyeceğim.

Sen benim hassasiyetimin, değerlerimin bir kanıtısın.
Senin üzerinden, asıl gitmek istediğim yere doğru uçacağım.

Korkmuyor değilim. Hala korkuyorum. Ama cesaret korkunun yokluğu değilmiş. Korkunun rehberliğinde değer verdiğim şeye doğru, kendi tempomla yürümeye devam etmekmiş.

Hiçbir şeye değer vermeyen birinin, korkacağı hiçbir şeyi de olmazdı.

Yola devam.

05/01/2026

Gardırobunuzu birlikte düzenleyelim mi?

Gardırobumu yeniden yerleştireceğim. Kapakları açtığımda üzerime çığ gibi düştü. Temiz olanları bir kenara koyacağım. Kirliler makineye. Artık dar gelenleri, yıllardır belki bir gün lazım olur deyip mevsimlerce giyilmeyi bekleyenleri ayıracağım. Lekesi çıkmayanlar çöpe. Yırtık ama onarılmasını istediklerim terziye. Bu eteği aldım ama hiç giymedim,  etiketi bile üzerinde duruyor, yeğenime çok yakışır. Bazılarına ise vedaya henüz hazır değilim. Dursunlar bir köşede. Zamanı gelince bakacağım.  Gömleklerim ne kadar da kırışmış, bunlar ütüye. Hay allah! bu rafta çorapların ne işi var, farkında bile değilim. Çekmeceleri açmaya korkuyorum ama içlerine tek tek bakıp ayırmam lazım. Geriye kalanları bugünkü bedenime, zevkime, ihtiyacıma göre yeniden dizeceğim.  Her şey kendi yerine... Bundan sonra böyle.

Değişmek zor bir iş. Ama biliyorum geçecek. Artık dar gelen kazakların nefesimi daraltmasına izin vermeyeceğim. Oh be!

30/12/2025

“Şu an yaşamakta olduğun ve geçmişte yaşamış olduğun bu hayatı, bir kere daha ve sayısız kere daha yaşamak zorundasın. İçinde yeni hiçbir şey olmayacak. Her acı, her sevinç, her düşünce ve her inilti... Hepsi aynı sırayla sana geri dönecek.”

Bu senaryo karşısında cevabın ne olurdu?

Nietzsche’ye göre sıradan bir an yoktur. Şu an yaptığın seçim, sonsuzluk boyunca yankılanacaktır. Bu düşünce insana dehşet verici bir sorumluluk yükler. “Şu anı öyle yaşa ki, sonsuza kadar tekrar etmesini iste.”

Yaşam şu andadır ve şu anın kendisi onaylanmalıdır. Neşeyi isterken, onu yaratan veya ona kontrast oluşturan acıyı da istemiş olursun.

Kısaca denebilir ki,
• Ertelemeyi bırak
• Başkasının hayatını yaşamayı bırak
• Seçimlerinin sorumluluğunu al

Öyle yaşa ki, tekrarını isteyebilesin.

29/12/2025

Yeni yılda “kişisel gelişime” son!

Kendimden “yeni bir ben” yaratmayacağım
Kendimi “baştan” yaratmayacağım

Kendimi ne kadar “yeni” birine dönüştürürsem dönüştüreyim, güvenin ve temasın azaldığı bir dünyada tek başıma tam olamam.

Bu kaygılı çağda birilerine gerçekten temas etmeye, sorumluluk almaya ve gerçek bağlar kurmaya niyet ediyorum.

Bireysel huzur arayışım ortak bir gelecek hayalinde başkalarıyla buluşmadığı sürece hep bir yanılsama olarak kalacak.

Bu yıl sadece kendimi değil, “bizi” iyileştirmeye odaklanıyorum. Başka türlü iyileşmenin gerçek olduğuna artık inanmıyorum.

Neden Çocuk Kitapları Okumalıyız?Kitapçılarda çoğu yetişkinin çocuk kitapları bölümünün önünden hızla geçtiğini görüyoru...
08/12/2025

Neden Çocuk Kitapları Okumalıyız?

Kitapçılarda çoğu yetişkinin çocuk kitapları bölümünün önünden hızla geçtiğini görüyorum. Bu kitapların kelime dağarcığı henüz gelişmemiş, dünya algısı sınırlı olan “küçük insanlar” için yazıldığına ve “büyümüş, akıllanmış” biz yetişkinlerin zamanına değmeyeceğine dair yerleşik bir önyargımız var. Halbuki çocuk edebiyatını görmezden geldiğimizde, hayret etme yeteneğimizi, umudumuzu ve hayal gücümüzü besleyen devasa bir kaynağı elimizin tersiyle ittiriyoruz.

Hayret-

Hayal gücümüz, yetişkin dünyasının kuralları ve değişmez gerçekleri ile zamanla budanır. Çocuk kitapları bize merakı, keşfetme arzusunu ve dünyanın hala şaşırtıcı olabileceği gerçeğini hatırlatır. Bir çocuk kitabı okurken hayvanların konuştuğu ve imkansızın mümkün olduğu bir dünyaya adım atarız.

Umut-

Yetişkin edebiyatı çoğu zaman karamsardır. Çocuk kitapları ise ölüm, kayıp ve korku gibi temaları işlerken bile umut duygusunu elden bırakmaz. Korkuya rağmen cesur olmanın ne demek olduğunu, düşülen yerden nasıl kalkılacağını öğretir.

Derinlik-

Dostluk, sadakat, dürüstlük ve sevgi gibi evrensel duyguları yetişkin edebiyatının süslü ve dolambaçlı anlatımlarına girmeden, doğrudan bir yerden anlatırlar. Kimi zaman yetişkin romanında yüzlerce sayfada anlatılan duyguyu bir çocuk kitabı tek cümlede özetler.

Okuyamama döngüsünü kırmak- Günlük yoğunluk içinde kalın romanlara odaklanmak zorlaşır ve okuyamama döngüsüne gireriz. Çocuk kitapları kısa, akıcı ve görsel açıdan zengin yapılarıyla döngüyü kırmak için ideal bir başlangıç olur.

Bağ Kurmak-

Çocuk kitabı okurken, çocukluğumuz ile yetişkin halimiz arasında bir köprü kurarız. Ayrıca hayatımızdaki çocukların korkularını, meraklarını ve zevklerini anlamanın en etkili yollarından biri onların okuduğu kitapları okumaktır.

Çocuk kitapları, politik ya da ekonomik gücü olmayan bir kitle için yazıldığı için doğası gereği özgürleştirici ve dönüştürücüdür.

Katherine Rundell, Çok Yaşlı ve Bilge Olsanız Bile Neden Çocuk Kitapları Okumalısınız? adlı kitabında şöyle diyor: “Çocuk kitapları birer saklanma yeri değil, bulma yeridir.”
Bir sonraki kitap alışverişinizde renkli kapaklara bir şans verin. Bence. 📚

“Adınızın Hikayesi”Terapiye yeni başlayan bir danışanla ilk görüşmelerimde neredeyse hep aynı şeyi soruyorum:“Adınızı ki...
03/12/2025

“Adınızın Hikayesi”

Terapiye yeni başlayan bir danışanla ilk görüşmelerimde neredeyse hep aynı şeyi soruyorum:

“Adınızı kim koydu? Bu ada nasıl karar verilmiş?”

Çocuk, dünyadaki gerçek mevcudiyetinden önce anne babanın beklentileri, korkuları, yasları ve hayalleri içinde bir varoluş kazanır. Bu hayaller genellikle ad ile somutlaşır ve bizi aile tarihinin bilinçdışı katmanlarına götürür.

Çocuğa ad seçilirken çoğu zaman tek seferde seçilemez. Adlar önerilir, reddedilir, bazısı ikinci ad olur. Hepsi ailenin soy bağına ve çocuğun gelişinin açtığı düşlem alanına dair çok şey söyler. 

Ad bazen ölmüş birine, erken kaybedilmiş bir bebeğe, sevilen bir büyüğe, eski bir aşka, şaire, devrimciye, lidere gönderme taşır. Politik tercihleri, dini yönelimi, sınıfsal aidiyeti açığa çıkarır.

Her durumda ad, aile  tarafından çocuğun üstüne yazılmış bir “arzunun özeti”dir.

Seanslarda danışanların adları “yanlışlıkla” karıştırması tesadüf değildir. Bilinçdışı çoğu zaman öngörülebilir bir güzergahta ilerler. Kiminin adının yanlış söylenmesine tahammülü yoktur. Kimi çocukken lakapla çağrılmış olmaktan utanç duyar. Kimi de kendi adını hiç sevmez.

Freud da doğumda kendisine verilen ismi sevmeyip değiştiren biridir. O reddedilen ad parçalarının neler söylediğini kim bilir… Çocuklarımın adlarını gelişigüzel seçmedim, günün modasına uygun adlar vermemeye gayret ettim diye yazar. Ona göre bir kuşaktan diğerine aktarılan şey genlerden ibaret değildir. Adlar çocukları dünyaya “yeniden gelenler” yapar. 

Anne-babanın ad seçimini belirleyen bilinçli ve bilinçdışı arzuların tümüne erişmek imkansızdır.

Yine de kendi adınızın hikayesini düşünmek için şu soruları sorabilirsiniz: Bu adla hangi sevilen figüre bağlanıyorsun? Hangi boşluğu doldurman beklendi? Adın seni hangi geleceğe doğru itiyor? Ad seçimine kimler müdahil oldu? Adınla barışık mısın?

Ad, öznenin üzerine yazılmış ilk metindir. Biz büyürken  kimi satırları siler, kimilerini dönüştürerek yeniden yazarız. 

Meraklısına ileri okuma: 
Adların İzinde-Tesone ve Nişanyan Adlar Sözlüğü

 Bir şey yapmak istiyoruz ama elimiz gitmiyor. “Bunu yaparsam insanlar ne düşünür?”Bir şey söylemek istiyoruz ama yutuyo...
19/02/2025



Bir şey yapmak istiyoruz ama elimiz gitmiyor. “Bunu yaparsam insanlar ne düşünür?”
Bir şey söylemek istiyoruz ama yutuyoruz. “Ya yanlış anlaşılırsam?”
Bir değişiklik yapmak istiyoruz ama erteliyoruz. “Bu yaştan sonra olur mu?”

Kendi hayatımızın başrolünde olmamız gerekirken, seyircisi gibi yaşıyoruz. Kararlarımızı arzularımızdan çok, başkalarının tepkileri şekillendiriyor.

Ve işte Das Man (Onlar~).

Heidegger’e göre Das Man, bireyin toplum içinde eriyip gitmesi, kendi özgünlüğünü kaybederek başkalarının belirlediği normlara göre yaşaması demek. Özgün olmak mı? Riskli. O yüzden herkes gibi olmak daha güvenli. Bizi fazla sarsmayan, fazla düşündürmeyen, fazla sorgulatmayan bir kalabalığın içinde kaybolmak…

Ama bu güvenli yaşamın bir bedeli var: Kendi hayatını, kendi için yaşamamak.

Tamamen özgür olmak mümkün mü? bu soruya hayır der. Çünkü, alışkanlıklarımız ve değerlerimiz toplumun içinde şekilleniyor. “Beni kimse ilgilendirmez, tamamen özgürüm” demek bir yanılsama. Ama toplumun içinde kaybolmak da bir zorunluluk değil.

Sorumuz şu: Başkalarının çizdiği bir hayatı mı yaşıyorum, yoksa farkında olup kendi yolumu mu açıyorum?

Bazen “Herkes böyle yapıyor” diyerek ömür tüketiyoruz.
Bazen kendi sesimizi o kadar kısıyoruz ki, duymaz hale geliyoruz.

Halbuki, “Toplum var ama benim seçimlerim de var” diyebiliriz.

Das Man’ın kötü olduğu kadar, gerekli yanları da var. Toplumsal kurallar bazen bizi karmaşadan korur. Trafikte herkes rastgele hareket etse ne olurdu? Ya da hayatımızda hiç sınır olmasa? Bizi var eden kültür, gelenekler, ortak değerler bazen güvenli bir çerçeve çizer. Ama mesele, çerçevenin içinde sıkışıp kalmadan kendi alanımızı açmak.

Gerçekten kendimiz olabilmek için bazı şeyleri toplumun kurallarına göre yapacağız, çünkü bu dünyanın içinde yaşıyoruz. Ama bazı şeyleri de tamamen kendimiz için seçmeliyiz.

Ya toplumun beklentilerine göre var oluruz,
Ya da toplumun içinde var olup kendi hayatımızı kurarız.

Günün sonunda, elâlem gider, biz kendimizle kalırız.

Görsel: arlenemorris
Video:

Address

Kadıköy

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when klinikpsikologesraceco posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share