26/04/2026
İnsan, ruhsal hakikatiyle her zaman doğrudan karşı karşıya gelmez. Gündelik bilincin dili; en yakıcı arzuları, en derin korkuları ve telafisi güç kayıpları ifade etmekte çoğu zaman yetersiz kalır. Zihin, bu ağır yükü bazen bastırarak, bazen de başka bir kılığa sokarak varlığını sürdürür. Rüyalar, işte bu zorunlu dolaylılığın en mahrem alanıdır.
Uykunun o savunmasız anlarında hiçbirimiz tam anlamıyla “yetişkin” değilizdir. Gündüzün kontrolcü yanı ve rasyonalize etme ihtiyacı gevşediğinde, çocukluktan kalma izler, tamamlanmamış meseleler ve henüz adlandırılamamış duygular rüyanın kendine has diliyle sahneye çıkar.
Freud’un rüyaları “bilinçdışına giden kral yolu” olarak tanımlaması boşuna değildir. Çünkü rüyada beliren imge, nadiren yalnızca kendisidir. Labirentvari bir mekân, tanıdık bir yüz ya da bitmek bilmeyen bir yetişememe hali; bastırılmış bir çatışmanın veya henüz düşünce formuna bürünememiş ham bir duygunun taşıyıcısı olabilir. Bion’a göre rüyalar, zihnin ham duygusal veriyi işleme ve sindirme çabasıdır. Bu yüzden rüyada hazır bir anlam bulmaktan çok, o anlamın sancılı oluşum sürecine tanıklık ederiz.
Bu nedenle rüyalar, genel geçer rüya tabirleri sözlükleriyle değil, kişiye özgü serbest çağrışımlarla anlaşılabilir. Rüyadaki malzeme, yalnızca içsel dünyamızın bir sahnesidir. Rüyalar bize gelecekten bir haber vermez; bir mesaj iletmez. Tıpkı evrenden bize özel gönderilmiş gizli mesajlar olmadığı gibi… Bu tür yaklaşımlar, daha çok parapsikolojik ve majik bir düşünme biçiminin parçasıdır. Rüyalar bize didaktik cevaplar sunmaz; ancak zihinsel olarak kavrayamadığımız bir hakikati ruhsal olarak hissetmemize olanak tanır.
Yarın akşam 7’de “Meraklısına Psikoloji Sohbetleri”nde rüyaları konuşacağız. Bilinçdışının gece kurduğu sahnelere biraz daha yakından bakacağız. Kadıköy’e gelebilenlerle, ‘rüyalarda buluşuruz’.