02/08/2026
TÜRKİYE'NİN SORUNLARI NASIL ÇÖZÜLÜR? 2. Bölüm
OSMANLI NEDEN GÜÇ KAYBETTİ?
Doç. Dr. Şafak Nakajima
Türkiye'nin bugün yaşadığı birçok sorunun kökenini son yirmi, elli ya da yüz yılda mı aramalıyız? Yoksa bu sorunların bir bölümü, yüzyıllar boyunca şekillenen siyasal, ekonomik ve toplumsal düzenin bugün de etkisini sürdüren sonuçları mıdır? Bir toplumu anlamaya çalışırken yalnızca bugünkü olaylara bakmamız yeterli olur mu, yoksa o toplumu biçimlendiren uzun tarihsel süreci de birlikte değerlendirmeli miyiz?
Bu konulara bakışımı etkileyen eserler arasında, uzun yıllar önce okuduğum ve dilimize Tüfek, Mikrop ve Çelik ile Çöküş adlarıyla çevrilen kitaplar önemli bir yer tutuyor. Kitapların yazarı Jared Diamond, toplumların neden farklı hızlarda geliştiğini, bazı uygarlıkların neden çöktüğünü ve coğrafyanın insanlık tarihi üzerindeki rolünü ele alan multidisipliner bir bilim insanı. Kitapları, coğrafyanın önemini fazla vurguladığı gerekçesiyle eleştirilse de tarih, sosyoloji, ekonomi ve siyaset bilimi arasındaki bağlantıları kurmaya çalışan okurlar için önemli bir kaynak. Özellikle "Gençler İçin Üçüncü Şempanze" kitabını gençlere ve öğretmenlere öneririm.
Diamond şu soruyu soruyor:
Neden bazı toplumlar bilimde, teknolojide, ekonomide ve askerî güçte diğerlerinden daha ileri gitti?
Bu farklılığın nedeni gerçekten bazı toplumların ya da ırkların daha zeki, daha çalışkan veya kültürel olarak daha üstün olması mıydı?
Diamond'a göre büyük tarihsel dönüşümler tek bir hükümdarın, tek bir savaşın, tek bir reformun ya da tek bir devrimin sonucu değildir. Coğrafya, tarımsal üretim, üretim fazlası, nüfus yoğunluğu, iş bölümü, yazının gelişmesi, bilimsel bilgi üretimi ve kurumların oluşumu yüzyıllar boyunca birbirini etkileyerek toplumların gelişimini belirler. Dolayısıyla bugün gördüğümüz sonuçlar, uzun tarihsel süreçlerin ürünüdür.
Bu yaklaşımı konu başlığımıza uyarlarsak, Osmanlı'nın son dönemini, Cumhuriyet'i ve günümüz Türkiye'sini birbirinden kopuk dönemler olarak değil, birbirini etkileyen uzun bir tarihsel sürecin halkaları olarak ele almamız gerekiyor.
Bu noktada aklıma eski bir fıkra geldi:
Bir padişah, vezirine sorar:
"Söyle bakalım, dünya neyin üzerinde duruyor?"
Vezir cevap verir:
"Hünkârım, dünya büyük bir kaplumbağanın üzerindedir."
Padişah merak eder:
"Peki, o kaplumbağa neyin üzerinde duruyor?"
Vezir:
"Bir başka kaplumbağanın üzerinde."
Padişah sorularını sürdürür:
"Peki ya onun altındaki?"
Vezir yine aynı cevabı verir:
"Onun altında da bir kaplumbağa var."
Padişah gülümseyerek sorar:
"Peki bunun sonu nereye varıyor?"
Vezir cevap verir:
"Hünkârım, aşağısı hep kaplumbağa!"
Elbette tarihsel nedenler çok daha eski dönemlere kadar uzanıyor. Ancak genel okura yönelik bu yazı dizisinde Big Bang'den değil, bugünkü sorunları anlamamıza katkı sağlayacak daha yakın bir tarihsel noktadan başlamak zorundayız. 😊
Osmanlı'nın güç kaybetmesini yalnızca askerî yenilgilerle açıklayamayız. O zaman bu yenilgiler neden oldu sorusunu sormamız gerekir. Bir devlet yalnızca savaş kaybettiği için gerilemez. Asıl cevaplanması gereken soru, Osmanlı'nın değişen dünyaya neden aynı hızla uyum sağlayamadığıdır.
Sorumuzun cevabını ararken önce aynı dönemde Avrupa'da neler yaşandığına bakmamız gerekiyor.
On altıncı yüzyıldan itibaren Avrupa'da başlayan büyük dönüşümleri eminim biliyorsunuz. Rönesans, Reform, Bilim Devrimi, Aydınlanma Çağı ve Sanayi Devrimi'nin hiçbirinin tek başına Avrupa'yı bugünkü konumuna taşıdığını söyleyemeyiz. Ancak her biri bir sonrakinin önünü açarak yüzyıllar boyunca birbirini besleyen uzun bir dönüşüm sürecini ortaya çıkardı.
Bu dönüşümlerin ilki Rönesanstı. Rönesans kelime olarak "yeniden doğuş" anlamına gelir.
Rönesans, Avrupa'da Orta Çağ'ın dogmatik düşünce yapısından uzaklaşılarak aklın, bilimin, sanatın ve insan merkezli düşüncenin yeniden canlandığı tarihsel bir uyanış dönemidir. Antik Yunan ve Roma'nın bilim, felsefe ve hukuk mirası yeniden keşfedildi. Sanatın yanı sıra matematik, astronomi, anatomi ve mühendislik alanlarında da önemli ilerlemeler yaşandı.
Ardından Reform hareketi geldi.
Reform, Avrupa'nın birçok bölgesinde dinî otoritenin mutlak belirleyiciliğini sorgulayan yeni bir düşünce ortamı oluşturdu. Bireyin vicdanı ve kişisel sorumluluğu önem kazandı. Hukuk giderek yalnızca ilahî kurallara dayanan bir sistem olmaktan uzaklaşıp insanlar tarafından yapılabilen, tartışılabilen ve değiştirilebilen medeni hukuk anlayışına yönelmeye başladı. Devlet ile dinî otorite arasındaki sınırlar daha belirgin hâle geldikçe üniversiteler ve bilim insanları da daha özgür çalışma ortamları bulabildi.
Bu değişimin bilim üzerindeki etkisi kısa sürede görüldü.
Yüzyıllar boyunca insan bedeni üzerinde kadavra incelemeleri, dinî ve toplumsal çekinceler nedeniyle çok sınırlıydı. Rönesans sonrasında üniversitelerde anatomi çalışmaları yaygınlaştı. Orta Çağ boyunca Avrupa'da anatomi eğitimi büyük ölçüde yaklaşık 1300 yıl önce yaşamış Galen'in yazdıklarına dayanıyordu. Ancak Galen'in bilgileri çoğunlukla insan yerine hayvan disseksiyonlarından elde edilmişti.
Andreas Vesalius bu geleneği değiştirdi. Üniversitede öğrencilerine ders anlatırken insan kadavralarını bizzat disseke etti ve gördüklerini eski otoritelerin yazdıklarıyla karşılaştırdı. Sonuçta Galen'in birçok anatomik bilgisinin yanlış olduğunu gösterdi.
Andreas Vesalius'un çalışmaları modern anatominin temelini attı. Cerrahi hızla gelişti. Hastalıkların nedenleri daha doğru anlaşılmaya başladı. Tıp giderek otoriteye değil, gözleme ve deneyime dayalı bir bilim hâline geldi.
Benzer gelişmeler astronomide de yaşandı.
Kopernik, Dünya'nın evrenin merkezi olmadığını ileri sürdü. Kepler gezegenlerin hareket yasalarını ortaya koydu. Galileo teleskop gözlemleriyle yerleşik kabulleri sorguladı. Newton ise doğa olaylarının matematiksel yasalarla açıklanabileceğini gösterdi.
Bu gelişmeler yalnızca birkaç dâhi bilim insanının başarısı değildi.
Asıl değişim, bilginin nasıl üretildiğindeydi.
Artık doğru kabul edilen bilgiler otoriteye dayanarak değil; gözlem, deney, eleştiri ve kanıtla sınanıyordu.
Matbaanın yaygınlaşması bu dönüşümü daha da hızlandırdı. Bilgi küçük bir din adamı ya da kâtip grubunun elinde kalmıyor, kitaplar çok daha geniş kitlelere ulaşıyordu. Üniversiteler yalnızca eğitim veren kurumlar olmaktan çıkıp yeni bilgi üreten araştırma merkezlerine dönüşüyordu. Bir bilim insanının keşfi kısa sürede başka ülkelerdeki bilim insanlarına ulaşıyor, onlar da bu bilginin üzerine yenilerini ekliyordu.
Bilim teknolojiyi, teknoloji sanayiyi, sanayi ekonomiyi, ekonomi ise askerî gücü beslemeye başladı. Güçlü bir ticaret ağı oluştu. Sermaye birikimi arttı. Yeni bir girişimci ve şehirli orta sınıf ortaya çıktı. Avrupa'nın askerî, ekonomik ve bilimsel üstünlüğü, yüzyıllar boyunca birbirini besleyen bu dönüşümlerin ortak ürünüydü.
Osmanlı'nın zayıflamasını toprak kaybına bağlamadan önce kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Avrupa'nın başarısı yalnızca daha güçlü silahlara sahip olmasından mı kaynaklanıyordu?
Yoksa o silahları geliştiren bilim, o bilimi üreten üniversiteler, o üniversiteleri besleyen düşünce özgürlüğü, o özgürlüğü destekleyen kurumlar ve bunların tamamını ayakta tutan ekonomik yapı birlikte mi bu sonucu doğuruyordu?
Osmanlı yöneticileri Avrupa'daki bu büyük dönüşümü görmüyor muydu?
Elbette görüyorlardı ve verdikleri cevap, sanıldığından çok daha kapsamlı ve çok daha karmaşıktı.
Devam edecek…
www.safaknakajima.com
0552 223 98 97