Doç. Dr. Şafak Nakajima

Doç. Dr. Şafak Nakajima Bütüncül Tıp doktoru, birey/aile danışmanı, sosyolog, felsefeci, yazar
"Endişesiz İlaçsız"
"İlişkilerin Karanlık Kuyuları" Merhaba, ben Doç. Dr. Şafak Nakajima.

Tıp doktoru, birey ve aile danışmanı, sosyolog ve felsefeciyim. Amerika, Japonya, Kanada, İngiltere, Çin ve Türkiye’de aldığım disiplinler arası eğitimlerle, farklı kültürlerde kazandığım deneyimleri bir araya getirerek Bütüncül Yaşam Danışmanlığı modelini geliştirdim. Bu model; hastalık odaklı bir tanı, tedavi ya da terapi yöntemi değil, öğrenmeye, farkındalık kazanmaya, gelişmeye ve dönüşüme oda

klanan bir danışmanlık sürecidir. Kitaplarım ve yazılarım, bu danışmanlık yaklaşımına kaynak oluşturan temel konular üzerine kaleme alınmıştır. Amacım; güvenli, saygılı ve bilgiye dayalı bir ortamda insanların kendilerini daha iyi tanımalarına, yaşamı akıl süzgecinden geçirerek değerlendirmelerine ve karşılaştıkları zorluklar karşısında iç dengelerini koruyarak kendi çözümlerini üretebilmelerine destek olmaktır. Zamanla güçlenen, doğru seçimler yapabilen, yaşamının direksiyonuna geçen ve hayatını anlamlı kılabilen bir birey olmak…

Bu uzak bir ideal değil; bilinçli adımlarla ve doğru rehberlikle gerçeğe dönüşen bir yolculuktur.

BABA YARASI: "BEN TERCİHİMİ YAPTIM" DİYEREK GİDEN BABALARDoç. Dr. Şafak NakajimaBir kız çocuğunun yaşamında karşılaştığı...
09/08/2026

BABA YARASI: "BEN TERCİHİMİ YAPTIM" DİYEREK GİDEN BABALAR

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Bir kız çocuğunun yaşamında karşılaştığı ilk önemli erkek figürü çoğu zaman babasıdır. Onun ilgisi, sevgisi ve varlığı, çocuğun kendisini değerli ve güvende hissetmesinde önemli bir yer tutar. Bu nedenle babanın çocuk henüz küçükken aileden ayrılması, yalnızca fiziksel bir ayrılık olarak yaşanmayabilir. Çocuk, henüz anlamlandıramadığı yetişkin kararlarını kendi dünyasında açıklamaya çalışırken, yaşananlardan kendisiyle ilgili sonuçlar çıkarabilir.

Baba kısa süre sonra yeniden evlenip başka bir ev kurduğunda ve yeni çocukları olduğunda bu deneyim daha da karmaşık hale gelebilir.

Onları okuldan aldığını, doğum günlerini kutladığını, birlikte tatile çıktıklarını, hastalandıklarında yanlarında olduğunu, gündelik hayatın küçük ve sıradan anlarını onlarla paylaştığını görebilir. Başka çocukların doğal olarak sahip olduğu bu yakınlık, onun yıllarca özlemini duyduğu şeydir. Üstelik bütün bunları yapan kişi, onun da babasıdır.

Hele baba ayrılırken “Ben tercihimi yaptım” demişse, bu söz çocukluk hafızasında uzun süre yaşar. Yetişkinin dünyasında yeni bir yaşam kurmayı anlatan “tercih”, küçük bir kızın dünyasında çok daha farklı bir anlam kazanır. Bir tarafta yeni eş, yeni ev, yeni çocuklar ve birlikte sürdürülen bir hayat; diğer tarafta geride kalan kendisi vardır. Böylece babanın kendi yaşamıyla ilgili verdiği karar, çocuğun zihninde “Onları seçti, beni seçmedi” biçiminde yerleşebilir.

Süreci daha da zorlaştıran bir başka etken, giden babanın geride kalan anneyi çocuğun gözünde değersizleştirmesidir. Özellikle kız çocuğu açısından bunun anlamı daha derin olabilir. Çünkü anne, onun karşılaştığı ilk kadınlık modellerinden biridir. Babanın bir zamanlar sevdiği, birlikte yaşam kurduğu ve çocuğunun annesi olan kadını ayrılıktan sonra küçümsemesi, aşağılaması ya da kolayca gözden çıkarılabilir biri gibi göstermesi, kız çocuğuna kadınların değeri konusunda da güçlü bir mesaj verebilir.

Kız çocuk, bir erkeğin sevgisinin ve saygısının ne kadar kolay geri çekilebildiğini annesi üzerinden öğrenebilir. Üstelik kendisi de büyümekte olan bir kadın olarak, annesine yöneltilen değersizleştirmeden payına düşeni alabilir: “Bir kadın sevilse, onunla bir hayat kurulsa ve çocuk sahibi olunsa bile bir gün değersizleştirilebilir.” Böyle bir deneyim, ilerleyen yıllarda yalnızca terk edilme korkusunu değil, kadının kendi değerini bir erkeğin sevgisi, seçimi ve onayı üzerinden değerlendirmeye yatkınlığını da besleyebilir.

Çocuklukta yaşanan böyle bir deneyim, yıllar sonra yakın ilişkilerde yeniden hissedilebilir. Sevilen kişinin uzaklaşması, başkasını tercih etmesi ya da kişiyi ikinci planda bıraktığını hissettirmesi, geçmişten gelen eski bir soruyu da bugünkü kırgınlığa karıştırabilir: “Yine mi başkası tercih edildi?”

Kız çocuğu zamanla büyür. Eğitim alır, çalışır, başarılı olur, kendi hayatını kurar. Babasına ihtiyacı olmadığını düşünebilir; hatta ona karşı hiçbir şey hissetmediğine inanabilir. Ancak çocuklukta yaşanan bazı deneyimler açık bir özlem olarak sürmek yerine, insanın kendisi ve ilişkileri hakkında geliştirdiği beklentilerin içine yerleşebilir.

“Babam beni bırakıp gitti” düşüncesi ile “Ben bırakılabilecek biriyim” inancı arasındaki mesafe düşündüğümüzden daha kısadır.

Bilgi ve başvuru:
www.safaknakajima.com
0552 223 98 97

NELERİN YASINI TUTARIZ?Doç. Dr. Şafak NakajimaYas denildiğinde çoğumuzun aklına yalnızca sevdiğimiz bir insanın ölümü ge...
05/08/2026

NELERİN YASINI TUTARIZ?

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Yas denildiğinde çoğumuzun aklına yalnızca sevdiğimiz bir insanın ölümü gelir. Oysa yas, yalnızca ölümden sonra yaşanan bir süreç değildir. Yaşamımızdaki başka pek çok kaybın ardından da yas tutarız. Bize güven, düzen, süreklilik ve aidiyet duygusu veren şeyler değiştiğinde ya da ortadan kalktığında, içimizde derin bir boşluk oluşur. İçimizde oluşan bu boşluğa yas diyoruz.

Yakın zamanda gördüğüm bir danışanım yetmişli yaşlarının başlarındaydı. Hayatı boyunca hiç evlenmemiş, yine hiç evlenmemiş olan ablasıyla aynı evde yaşamıştı. Birlikte yaşlanmışlar, aynı sofraya oturmuşlar, aynı evin duvarları arasında onlarca yılın anılarını biriktirmişlerdi. Ancak ablasının sağlık durumu artık evde bakımın mümkün olmadığı bir noktaya gelmişti ve bakımevine yerleştirilmesi gerekmişti.

Danışanım bana, "Ablam ölmedi ama onu bakımevine bırakıp eve döndüğümde her şey bitmiş gibiydi." dedi. O ev kendisine artık aynı ev gibi gelmiyordu. Her odada yılların izleri vardı ama sanki ablasıyla birlikte geçmişinin önemli bir bölümü de ondan kopup gitmişti.

Çevresindekiler "Ne güzel, bakımı artık daha iyi yapılacak." ya da "En azından hayatta." diyerek teselli etmeye çalışıyordu. İyi niyetle söylenen bu sözler ona yaşadığı kaybın ağırlığının tam olarak anlaşılamadığını hissettiriyordu.

İkinci danışanım, doğum yaptıktan dört gün sonra bebeğini kaybetmiş genç bir anneydi. Hamileliği boyunca kurduğu hayaller, bebeği için hazırladığı oda, aldığı küçücük kıyafetler ve anneliğe dair bütün beklentileri birkaç gün içinde yerini derin bir boşluğa bırakmıştı. Yakınları, "Daha gençsin, yine çocuğun olur." ya da "Çok küçüktü, ortak hiçbir anınız olmadı, kolay unutursun." diyerek onu rahatlatmaya çalışıyordu. Oysa bu sözler acısını hafifletmediği gibi yaşadığı kaybın büyüklüğünü de görünmez kılıyordu. Çünkü yasını tuttuğu şey yalnızca dört günlük bir yaşam değildi. Aynı zamanda dokuz ay boyunca büyüttüğü umutlar, anneliğe dair düşleri ve birlikte yaşayacaklarını düşündüğü gelecekti.

Üçüncü danışanım uzun yıllar başarılı bir cerrah olarak çalışmıştı. Mesleğini büyük bir tutkuyla yapmış, binlerce ameliyata girmiş, sayısız hastanın yaşamında iz bırakmıştı. Emeklilik zamanı geldiğinde herkes onu kutluyor, "Artık dinlenirsin.", "Kendine vakit ayırırsın." diyordu. Oysa onun gerçeği bambaşkaydı. Sabah uyandığında gideceği bir hastane, bekleyen hastaları, birlikte çalıştığı ekip artık yoktu. En çok da beyaz önlüğünü son kez dolaba astığı gün zorlanmıştı. Çünkü o dolaba yalnızca önlüğünü değil, yıllar boyunca taşıdığı kimliğinin önemli bir parçasını da bırakmıştı.

Üç farklı hayat, üç farklı yas... Biri geçmişin, biri geleceğin, diğeri ise kimliğin yası…

Bu üç danışanın ortak noktası, yaşadıkları kaybın çevreleri tarafından tam olarak görülmemesiydi. Toplum tarafından tanınmayan bu kayıplar çoğu zaman daha ağır yaşanır. Kişi yalnızca kaybıyla baş etmeye çalışmaz; bir yandan da yaşadığı acının gerçek olduğunu çevresine anlatmak zorunda kalır. "Buna da üzülünür mü?", "Şükret.", "Geçer." ya da "Yerine yenisi gelir." gibi iyi niyetli sözler, çoğu zaman acıyı azaltmak yerine kişinin kendini daha da yalnız hissetmesine neden olur.

Aslında hiçbir kayıp tek başına gelmez. Bir insanı, bir ilişkiyi ya da bir yaşam dönemini kaybettiğimizde yalnızca onları değil; alıştığımız düzeni, geleceğe ilişkin beklentilerimizi ve bazen kimliğimizin bir parçasını da kaybederiz. Kayıptan sonra bazı insanlar yapayalnız kalır, gelirini yitirir ya da evini değiştirmek zorunda kalır. Kimileri tek başına çocuk büyütmenin veya yaşlanan bir aile üyesine bakmanın sorumluluğunu üstlenir. Daha önce hiç ilgilenmediği mali konuları, resmî işlemleri ya da ev işlerini öğrenmek zorunda kalanlar olur. İş yaşamındaki performansı düşebilir, sosyal ilişkileri zayıflayabilir, kişinin kendisine ayırdığı zaman azalabilir; sağlık ve öz bakım geri planda kalabilir. Kimi zaman yaşam standardı değişir, kimi zaman da insanın güven duygusu ve geleceğin öngörülebilir olduğuna dair inancı derinden sarsılır.

Biz insanlar, yaşadıklarımıza anlam veren, geçmişimizle geleceğimizi bir bütün hâline getirerek yaşam öykümüzü kuran varlıklarız. Bu öykü sayesinde kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nereye doğru gittiğimizi hissederiz. Yasın bu kadar sarsıcı olmasının nedeni de, daha düne kadar güvenli ve tanıdık gelen yaşamımızın bir anda bize yabancılaşmasıdır. Kendimizi, "Ben artık kimim?", "Hayatımın bundan sonraki anlamı ne?" ve "Şimdi nasıl yaşayacağım?" sorularıyla baş başa buluruz.

Bu boyutuyla yas, bir hastalık değil, varoluşsal bir krizdir. Böyle dönemlerde yalnızca acıyı azaltmaya çalışmak çoğu zaman yeterli olmaz. Kaybın ardından yaşamımızı yeniden kurarken, yaşadıklarımıza yeniden anlam vermek ve geleceğe yeni bir yön çizmek zorunda kalırız.

Bu nedenle yas danışmanlığını yalnızca teselli sunan bir süreç olarak değil, kişinin kendisiyle, yaşamla ve gelecekle yeniden bağ kurmasına eşlik eden bir danışmanlık anlayışı olarak görüyorum. Bütüncül danışmanlık yaklaşımımda felsefe bu anlayışın önemli bileşenlerinden biridir. Felsefi bakış, yası teşhis etmeye ya da çözmeye çalışmaz. Bunun yerine, yaşanan deneyimi anlamaya ve yeniden düşünmeye imkân veren kavramsal araçlar sunar. Acıyı ortadan kaldırmaz. Ancak yaşadığımız kaybı anlamlandırmamıza, onu yaşam öykümüzün bir parçası olarak yeniden değerlendirebilmemize ve yaşamla yeniden bağ kurabilmemize yardımcı olur.

Bilgi ve başvuru:
www.safaknakajima.com
0552 223 98 97

EN ACIMASIZ ELEŞTİRMENİMİZ KİM?Doç. Dr. Şafak NakajimaDanışanlarımda en sık karşılaştığım durumlardan biri, çoğu zaman f...
03/08/2026

EN ACIMASIZ ELEŞTİRMENİMİZ KİM?

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Danışanlarımda en sık karşılaştığım durumlardan biri, çoğu zaman fark edilmeyen ama yaşamın hemen her alanını etkileyebilen iki düşünme biçimidir: acımasız öz eleştiri ve kendine acıma. İlk bakışta birbirinden farklı gibi görünseler de bu iki zihinsel eğilim çoğu zaman aynı kaynaktan çıkar ve birlikte ilerler. Kişi bunların farkına varmadığında yalnızca kendini kötü hissetmez; zamanla karar almakta, yeni adımlar atmakta, risk üstlenmekte ve değişmekte de zorlanmaya başlar. Hatta bazı insanlar için bu düşünce kalıpları, yaşamın içinde ilerlemeyi neredeyse imkânsız hâle getirebilir.

Hiç düşündünüz mü; gün içinde kendinizle en çok kim konuşuyor? Başarısız olduğunuzda, hata yaptığınızda ya da beklediğiniz sonucu alamadığınızda size en ağır sözleri gerçekten başkaları mı söylüyor, yoksa o ses artık büyük ölçüde kendi içinizden mi geliyor?

Öz eleştiri, insanın kendisini gerçekçi biçimde değerlendirmesinden farklı bir durumdur. Elbette hepimiz zaman zaman durup kendimizi gözden geçirmeli, hatalarımızı fark etmeli, eksiklerimizi görmeli ve bunlardan ders çıkarmalıyız. Sağlıklı öz değerlendirme gelişmenin önemli koşullarından biridir. Ancak öz eleştiri bunun ötesine geçer. Bu durumda yaptığımız her hatayı kendi değerimizle ilişkilendirmeye başlar, başarılarımızı küçümser, başarısızlığımızı ise yetersizliğimizin değişmez bir kanıtı gibi görürüz. "Ben zaten beceremem.", "Hep aynı hataları yapıyorum.", "Kimse beni beğenmez.", "Yeterince iyi değilim." gibi düşünceler zamanla otomatikleşir ve iç sesimiz hâline gelir.

Kendine acıma ise odağımızı kendi yetersizliklerimizden çok yaşamın olumsuzluklarına çevirir. Başımıza gelen haksızlıkları, kaçırdığımız fırsatları ya da içinde bulunduğumuz güçlükleri tekrar tekrar düşünmeye başlarız. Zamanla yaşadığımız sorunların değiştirilemeyeceğine inanır ve çaba göstermenin anlamını yitirdiğimizi hissederiz. Öz eleştiri "Sorun benim." derken, kendine acıma "Sorun tamamen hayat ya da kader." demeye başlar. Her iki bakış açısının ortak sonucu ise kişiyi hareketsiz bırakmaları ve yaşamda yol almasını engellemeleridir.

Bu düşünme biçimlerinin temeli çoğu zaman çocukluk yıllarında atılır. Sürekli eleştirilen, hata yapmasına izin verilmeyen, sevgiyi yalnızca başarıyla ilişkilendiren aile ortamlarında büyüyen çocuklar zamanla bu eleştirel sesi içselleştirirler. Artık onları eleştiren bir yetişkine ihtiyaç kalmaz; o sesi kendi zihinlerinde taşımaya başlarlar. Benzer şekilde, uzun süre başarısızlık, reddedilme ya da kontrol edilemeyen olumsuz yaşam olayları yaşayan kişilerde de öğrenilmiş çaresizlik gelişebilir. Bir noktadan sonra kişi, sonuç değişmeyecek düşüncesiyle denemekten vazgeçer.

Bu sorunu gözlemlediğim hemen her danışanda dikkatimi çeken noktalardan biri de bu iki eğilimin birbirini sürekli beslemesidir. Kişi kendisini eleştirdikçe kaygısı artar. Kaygısı arttıkça yeni girişimlerden kaçınır. Kaçındıkça başarılı olabileceği deneyimleri yaşayamaz. Yaşayamadıkça da "Zaten yapamıyorum." inancı daha da güçlenir. Böylece olumsuz düşünceler olumsuz duyguları, olumsuz duygular ise yeni olumsuz düşünceleri besleyen bir kısır döngü oluşturur.

Son yıllarda yapılan çalışmalar, kişinin kendisine karşı daha anlayışlı ve gerçekçi bir tutum geliştirmesinin yalnızca ruh hâlini değil, davranışlarını da değiştirebildiğini gösteriyor. Kendisine şefkatle ve hoşgörüyle yaklaşabilen bireyler başarısızlığı kişisel değersizlik olarak değil, öğrenme sürecinin doğal bir parçası olarak değerlendirebiliyor. Bu nedenle zorlayıcı olaylardan sonra daha hızlı toparlanıyor, yeni deneyimlere daha açık oluyor ve belirsizlik karşısında daha esnek kalabiliyorlar.

Burada vurgulamam gereken en önemli nokta, öz şefkatin kendimizi avutmak ya da yaptığımız hataları görmezden gelmek olmadığıdır. Öz şefkat, sorumluluktan kaçmak değildir. Tam tersine, kendimizi aşağılamadan sorumluluk alabilmektir. Hatalarımızı inkâr etmeden kabul edebilmek, ancak onları kişiliğimizin tamamını tanımlayan özellikler gibi görmemektir. Başka bir deyişle, davranışlarımızı eleştirirken insan olarak değerimizi koruyabilmektir.

Dikkat çekici olan bir başka nokta ise çoğumuzun başkalarına gösterdiği anlayışı ve hoşgörüyü kendimize göstermemesidir. En sevdiğiniz insan, sizin yaptığınız hatayı yapmış olsaydı ona bugün kendinize söylediğiniz sözleri söyler miydiniz? Büyük olasılıkla hayır. Çünkü onu yargılamadan önce anlamaya, cesaretlendirmeye ve yeniden ayağa kalkmasına yardım etmeye çalışırdınız.

Peki başkalarına gösterdiğiniz anlayışı, sabrı ve şefkati kendinizden neden esirgiyorsunuz?

Bilgi ve başvuru için:
www.safaknakajima.com
0552 223 98 97

TÜRKİYE'NİN SORUNLARI NASIL ÇÖZÜLÜR? 2. BölümOSMANLI NEDEN GÜÇ KAYBETTİ?Doç. Dr. Şafak NakajimaTürkiye'nin bugün yaşadığ...
02/08/2026

TÜRKİYE'NİN SORUNLARI NASIL ÇÖZÜLÜR? 2. Bölüm

OSMANLI NEDEN GÜÇ KAYBETTİ?

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Türkiye'nin bugün yaşadığı birçok sorunun kökenini son yirmi, elli ya da yüz yılda mı aramalıyız? Yoksa bu sorunların bir bölümü, yüzyıllar boyunca şekillenen siyasal, ekonomik ve toplumsal düzenin bugün de etkisini sürdüren sonuçları mıdır? Bir toplumu anlamaya çalışırken yalnızca bugünkü olaylara bakmamız yeterli olur mu, yoksa o toplumu biçimlendiren uzun tarihsel süreci de birlikte değerlendirmeli miyiz?

Bu konulara bakışımı etkileyen eserler arasında, uzun yıllar önce okuduğum ve dilimize Tüfek, Mikrop ve Çelik ile Çöküş adlarıyla çevrilen kitaplar önemli bir yer tutuyor. Kitapların yazarı Jared Diamond, toplumların neden farklı hızlarda geliştiğini, bazı uygarlıkların neden çöktüğünü ve coğrafyanın insanlık tarihi üzerindeki rolünü ele alan multidisipliner bir bilim insanı. Kitapları, coğrafyanın önemini fazla vurguladığı gerekçesiyle eleştirilse de tarih, sosyoloji, ekonomi ve siyaset bilimi arasındaki bağlantıları kurmaya çalışan okurlar için önemli bir kaynak. Özellikle "Gençler İçin Üçüncü Şempanze" kitabını gençlere ve öğretmenlere öneririm.

Diamond şu soruyu soruyor:
Neden bazı toplumlar bilimde, teknolojide, ekonomide ve askerî güçte diğerlerinden daha ileri gitti?

Bu farklılığın nedeni gerçekten bazı toplumların ya da ırkların daha zeki, daha çalışkan veya kültürel olarak daha üstün olması mıydı?

Diamond'a göre büyük tarihsel dönüşümler tek bir hükümdarın, tek bir savaşın, tek bir reformun ya da tek bir devrimin sonucu değildir. Coğrafya, tarımsal üretim, üretim fazlası, nüfus yoğunluğu, iş bölümü, yazının gelişmesi, bilimsel bilgi üretimi ve kurumların oluşumu yüzyıllar boyunca birbirini etkileyerek toplumların gelişimini belirler. Dolayısıyla bugün gördüğümüz sonuçlar, uzun tarihsel süreçlerin ürünüdür.

Bu yaklaşımı konu başlığımıza uyarlarsak, Osmanlı'nın son dönemini, Cumhuriyet'i ve günümüz Türkiye'sini birbirinden kopuk dönemler olarak değil, birbirini etkileyen uzun bir tarihsel sürecin halkaları olarak ele almamız gerekiyor.

Bu noktada aklıma eski bir fıkra geldi:

Bir padişah, vezirine sorar:
"Söyle bakalım, dünya neyin üzerinde duruyor?"
Vezir cevap verir:
"Hünkârım, dünya büyük bir kaplumbağanın üzerindedir."
Padişah merak eder:
"Peki, o kaplumbağa neyin üzerinde duruyor?"
Vezir:
"Bir başka kaplumbağanın üzerinde."
Padişah sorularını sürdürür:
"Peki ya onun altındaki?"
Vezir yine aynı cevabı verir:
"Onun altında da bir kaplumbağa var."
Padişah gülümseyerek sorar:
"Peki bunun sonu nereye varıyor?"
Vezir cevap verir:
"Hünkârım, aşağısı hep kaplumbağa!"

Elbette tarihsel nedenler çok daha eski dönemlere kadar uzanıyor. Ancak genel okura yönelik bu yazı dizisinde Big Bang'den değil, bugünkü sorunları anlamamıza katkı sağlayacak daha yakın bir tarihsel noktadan başlamak zorundayız. 😊

Osmanlı'nın güç kaybetmesini yalnızca askerî yenilgilerle açıklayamayız. O zaman bu yenilgiler neden oldu sorusunu sormamız gerekir. Bir devlet yalnızca savaş kaybettiği için gerilemez. Asıl cevaplanması gereken soru, Osmanlı'nın değişen dünyaya neden aynı hızla uyum sağlayamadığıdır.

Sorumuzun cevabını ararken önce aynı dönemde Avrupa'da neler yaşandığına bakmamız gerekiyor.
On altıncı yüzyıldan itibaren Avrupa'da başlayan büyük dönüşümleri eminim biliyorsunuz. Rönesans, Reform, Bilim Devrimi, Aydınlanma Çağı ve Sanayi Devrimi'nin hiçbirinin tek başına Avrupa'yı bugünkü konumuna taşıdığını söyleyemeyiz. Ancak her biri bir sonrakinin önünü açarak yüzyıllar boyunca birbirini besleyen uzun bir dönüşüm sürecini ortaya çıkardı.

Bu dönüşümlerin ilki Rönesanstı. Rönesans kelime olarak "yeniden doğuş" anlamına gelir.
Rönesans, Avrupa'da Orta Çağ'ın dogmatik düşünce yapısından uzaklaşılarak aklın, bilimin, sanatın ve insan merkezli düşüncenin yeniden canlandığı tarihsel bir uyanış dönemidir. Antik Yunan ve Roma'nın bilim, felsefe ve hukuk mirası yeniden keşfedildi. Sanatın yanı sıra matematik, astronomi, anatomi ve mühendislik alanlarında da önemli ilerlemeler yaşandı.

Ardından Reform hareketi geldi.
Reform, Avrupa'nın birçok bölgesinde dinî otoritenin mutlak belirleyiciliğini sorgulayan yeni bir düşünce ortamı oluşturdu. Bireyin vicdanı ve kişisel sorumluluğu önem kazandı. Hukuk giderek yalnızca ilahî kurallara dayanan bir sistem olmaktan uzaklaşıp insanlar tarafından yapılabilen, tartışılabilen ve değiştirilebilen medeni hukuk anlayışına yönelmeye başladı. Devlet ile dinî otorite arasındaki sınırlar daha belirgin hâle geldikçe üniversiteler ve bilim insanları da daha özgür çalışma ortamları bulabildi.

Bu değişimin bilim üzerindeki etkisi kısa sürede görüldü.
Yüzyıllar boyunca insan bedeni üzerinde kadavra incelemeleri, dinî ve toplumsal çekinceler nedeniyle çok sınırlıydı. Rönesans sonrasında üniversitelerde anatomi çalışmaları yaygınlaştı. Orta Çağ boyunca Avrupa'da anatomi eğitimi büyük ölçüde yaklaşık 1300 yıl önce yaşamış Galen'in yazdıklarına dayanıyordu. Ancak Galen'in bilgileri çoğunlukla insan yerine hayvan disseksiyonlarından elde edilmişti.

Andreas Vesalius bu geleneği değiştirdi. Üniversitede öğrencilerine ders anlatırken insan kadavralarını bizzat disseke etti ve gördüklerini eski otoritelerin yazdıklarıyla karşılaştırdı. Sonuçta Galen'in birçok anatomik bilgisinin yanlış olduğunu gösterdi.
Andreas Vesalius'un çalışmaları modern anatominin temelini attı. Cerrahi hızla gelişti. Hastalıkların nedenleri daha doğru anlaşılmaya başladı. Tıp giderek otoriteye değil, gözleme ve deneyime dayalı bir bilim hâline geldi.

Benzer gelişmeler astronomide de yaşandı.
Kopernik, Dünya'nın evrenin merkezi olmadığını ileri sürdü. Kepler gezegenlerin hareket yasalarını ortaya koydu. Galileo teleskop gözlemleriyle yerleşik kabulleri sorguladı. Newton ise doğa olaylarının matematiksel yasalarla açıklanabileceğini gösterdi.

Bu gelişmeler yalnızca birkaç dâhi bilim insanının başarısı değildi.
Asıl değişim, bilginin nasıl üretildiğindeydi.
Artık doğru kabul edilen bilgiler otoriteye dayanarak değil; gözlem, deney, eleştiri ve kanıtla sınanıyordu.

Matbaanın yaygınlaşması bu dönüşümü daha da hızlandırdı. Bilgi küçük bir din adamı ya da kâtip grubunun elinde kalmıyor, kitaplar çok daha geniş kitlelere ulaşıyordu. Üniversiteler yalnızca eğitim veren kurumlar olmaktan çıkıp yeni bilgi üreten araştırma merkezlerine dönüşüyordu. Bir bilim insanının keşfi kısa sürede başka ülkelerdeki bilim insanlarına ulaşıyor, onlar da bu bilginin üzerine yenilerini ekliyordu.

Bilim teknolojiyi, teknoloji sanayiyi, sanayi ekonomiyi, ekonomi ise askerî gücü beslemeye başladı. Güçlü bir ticaret ağı oluştu. Sermaye birikimi arttı. Yeni bir girişimci ve şehirli orta sınıf ortaya çıktı. Avrupa'nın askerî, ekonomik ve bilimsel üstünlüğü, yüzyıllar boyunca birbirini besleyen bu dönüşümlerin ortak ürünüydü.

Osmanlı'nın zayıflamasını toprak kaybına bağlamadan önce kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Avrupa'nın başarısı yalnızca daha güçlü silahlara sahip olmasından mı kaynaklanıyordu?

Yoksa o silahları geliştiren bilim, o bilimi üreten üniversiteler, o üniversiteleri besleyen düşünce özgürlüğü, o özgürlüğü destekleyen kurumlar ve bunların tamamını ayakta tutan ekonomik yapı birlikte mi bu sonucu doğuruyordu?

Osmanlı yöneticileri Avrupa'daki bu büyük dönüşümü görmüyor muydu?

Elbette görüyorlardı ve verdikleri cevap, sanıldığından çok daha kapsamlı ve çok daha karmaşıktı.

Devam edecek…

www.safaknakajima.com
0552 223 98 97

TÜRKİYE'NİN SORUNLARI NASIL ÇÖZÜLÜR?1. BölümSorunu Doğru Tanımlamadan Çözüm Bulunabilir mi?Doç. Dr. Şafak NakajimaSon za...
01/08/2026

TÜRKİYE'NİN SORUNLARI NASIL ÇÖZÜLÜR?
1. Bölüm
Sorunu Doğru Tanımlamadan Çözüm Bulunabilir mi?

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Son zamanlarda ülkemizin sorunları üzerine çok düşünüyor, çok okuyorum. Tarihçilerden siyaset bilimcilere, ekonomistlerden sosyologlara kadar farklı alanlarda yazılmış çok sayıda çalışmayı yeniden gözden geçiriyorum. Fark ediyorum ki aynı ülkeye bakıyor olsak da herkes farklı bir sebep görüyor ve doğal olarak farklı bir çözüm öneriyor.

Bazen laboratuvarlarda kullanılan deney fareleri aklıma geliyor. Fare, çıkış yolu olduğunu zannederek tekerleğin içinde bütün gücüyle koşuyor. Saatlerce hareket ediyor ama aslında tek bir metre bile ilerleyemiyor.

Toplum olarak biz de zaman zaman buna benziyoruz. Sürekli tartışıyor, suçluyor, taraf değiştiriyor, seçimler yapıyor, umutlanıyor, hayal kırıklığı yaşıyor, yeniden tartışmaya başlıyoruz. Çok hareket var; ama yeterince ilerleme yok.

Bunun nedeni yeterince çaba göstermememiz değil de yanlış soruların peşinden gitmemiz olabilir mi? Ben öyle düşünüyorum. Çünkü doğru teşhis konulmadan en iyi tedavinin bile başarılı olma şansı yoktur.

Bu nedenle önümüzdeki günlerde, Türkiye'nin bugün yaşadığı sorunların kökenlerini ve olası çözüm yollarını birlikte sorgulayacağımız bir yazı dizisi hazırlamaya karar verdim.

Biliyorsunuz, ben tıptan psikolojiye, sosyolojiden felsefeye kadar eğitim aldığım hiçbir alanda günlük tartışmaların ya da görünen belirtilerin peşinden gitmem. Her zaman görünenin arkasındaki mekanizmayı, o mekanizmayı ortaya çıkaran nedenleri ve daha derindeki anlamı anlamaya çalışırım.

Bu çalışmada da amacım herhangi bir siyasi görüşü savunmak ya da eleştirmek değil. Tam tersine, günlük siyasi tartışmaların ötesine geçerek sorunlara mümkün olduğunca tarihsel, sosyolojik ve felsefi bir çerçeveden bakmaya çalışacağım. Çünkü kalıcı çözümler ancak doğru sorular sorulduğunda ortaya çıkar.

Günlük hayatta en sık kurduğumuz cümlelerden bazılarını düşünün:

"Ne olacak bu memleketin hâli?"
"Düzelmez."
"Kim gelirse gelsin hiçbir şey değişmez."
"Bizden adam olmaz."
"Her şey giderek daha kötüye gidiyor."
"İmkânım olsa kendimi yurt dışına atarım."

Bana doğrudan şu eleştiri de sıkça gelir:
"Hocam, niye Türkiye'ye döndünüz? Neden gitmiyorsunuz?"

Bu cümlelerin ortak bir özelliği var.
Hepsi bir umutsuzluğu ifade ediyor; fakat neredeyse hiçbiri sorunun ne olduğunu gerçekten tanımlamıyor.
Çoğu zaman sonucu konuşuyoruz; nedeni değil.

Oysa tıp eğitiminde erkenden öğrendiğimiz temel bir ilke vardır. Aynı belirti onlarca farklı hastalığın sonucu olabilir. Ateşi olan iki hastaya aynı ilacı vermek nasıl doğru değilse, yalnızca belirtilere bakarak toplumların sorunlarını çözmeye çalışmak da aynı ölçüde yanıltıcıdır.
Bir toplumun sorunlarının çözülebilmesi için önce doğru tanının konması gerekir.

Peki Türkiye'nin temel sorunu nedir?

Ekonomi mi?
Eğitim mi?
Adalet mi?
Siyaset mi?
Liyakat eksikliği mi?
Yolsuzluk mu?
Dış politika mı?

Aslında bunların hiçbiri tek başına temel sorun değildir.
Bunların önemli bir bölümü, daha derinde bulunan ortak problemlerin farklı alanlardaki yansımalarıdır.

Türkiye'nin sorunları yalnızca "yanlış yöneticiler", "eğitimsiz toplum", "dış güçler" ya da "ekonomik kriz" gibi tek bir nedene bağlanamaz. Bugünkü tablo, yüzyıllar boyunca oluşmuş bazı siyasal ve toplumsal alışkanlıkların, modernleşme sürecindeki eksikliklerin ve yakın dönemde yaşanan kurumsal bozulmanın birlikte ortaya çıkardığı karmaşık bir yapıdır.

Bana göre Türkiye'nin en temel meselesi, modern devlet kurumlarını oluşturabilmiş; ancak onları yaşatacak demokratik siyasal kültürü aynı ölçüde geliştirememiş olmasıdır.

Kanunlar yapılmış, bakanlıklar kurulmuş, üniversiteler açılmış, mahkemeler oluşturulmuş, seçimler yapılmaya başlanmıştır. Ancak hukukun kişilerin üzerinde olduğu, kamu görevinin bir ayrıcalık değil sorumluluk sayıldığı, hesap verebilirliğin doğal kabul edildiği ve eleştirel düşüncenin gündelik yaşama yerleştiği güçlü bir demokratik siyasal kültür aynı hızla gelişememiştir.

Bunun nedenlerini anlayabilmek için bugünün siyasetinden çok daha geriye gitmemiz gerekiyor.
Çünkü bugünü anlamanın yolu, dünün mirasını doğru okumaktan geçiyor.

Bir sonraki bölümde, Osmanlı'dan günümüze uzanan güçlü devlet anlayışının toplum üzerindeki etkisini ve bunun bugün hâlâ nasıl yaşamaya devam ettiğini ele alacağız.

Bu yazı dizisinin amacı mutlak doğruları ilan etmek ya da tek doğru çözümü ortaya koymak değildir. Elbette eksiklerim, gözden kaçırdığım noktalar ve hatalar olabilir. Amacım, elimizdeki tarihsel, bilimsel ve toplumsal veriler ışığında gerçeğin peşine düşmektir.

Dönelim o kişisel soruya:

Neden mi hâlâ buradayım?

Çünkü tüm eksiklerine, tüm çelişkilerine ve tüm zorluklarına rağmen kendimi bu ülkeye, bu topraklara ve bu kültüre ait hissediyorum; bu dile ise âşığım. Ne yapayım, elimde değil... Zaman zaman çok kızsam da insanını hâlâ çok seviyorum.

www.safaknakajima.com
0552 223 98 97

ANTİNATALİZM 5. BölümDoç. Dr. Şafak Nakajimaİlk dört bölümde antinatalizmin tarihsel kökenlerini ve bu düşünceyi şekille...
31/07/2026

ANTİNATALİZM 5. Bölüm

Doç. Dr. Şafak Nakajima

İlk dört bölümde antinatalizmin tarihsel kökenlerini ve bu düşünceyi şekillendiren filozofları tanıdık. Sofokles'in ve Ebü'l-Alâ el-Maarrî'nin erken sorgulamalarından Arthur Schopenhauer'un karamsar felsefesine, Philipp Mainländer'in ölüm istencine, Peter Wessel Zapffe'nin insan bilincine ilişkin yaklaşımına, Albert Caraco'nun uygarlık eleştirisine ve Emil Cioran'ın varoluş üzerine düşüncelerine kadar uzanan bu yolculuk bizi aynı soruya götürdü:

Yeni bir insanı dünyaya getirmek gerçekten ahlaken sorgulanması gereken bir karar mıdır?

Bu soruyu günümüzde en sistematik biçimde ele alan isimlerden biri Güney Afrikalı filozof David Benatar'dır. 2006 yılında yayımlanan "Better Never to Have Been: The Harm of Coming into Existence" adlı kitabı Türkçeye Keşke "Hiç Olmasaydık: Var Olmanın Kötülüğü" adıyla çevrildi.

Benatar'ın temel savı "asimetri argümanı" olarak bilinir. Ona göre acının varlığı kötüdür, hazzın varlığı ise iyidir. Hiç doğmamış bir insanın acı çekmemesi iyidir. Buna karşılık hiç haz yaşamamış olması kötü sayılamaz; çünkü ortada bu hazdan mahrum bırakılmış bir kişi yoktur.

Başka bir ifadeyle, dünyaya getirdiğimiz insan acı çekerse bundan zarar gören biri vardır. Onu dünyaya getirmediğimizde yaşayabileceği hazlar ortaya çıkmaz; fakat bu hazlardan mahrum bırakılmış biri de bulunmaz. Benatar bu asimetriden hareketle, doğurmanın her zaman zarar verdiğini, doğurmamanın ise hiç kimseyi zarara uğratmadığını savunur.

Bu argüman ilk bakışta oldukça tutarlı görünebilir. Yine de önemli eleştirilerle karşılaşır. İnsanlar yaşamlarını yalnızca haz ve acı hesabıyla değerlendirmez. Sevgi, bağlılık, üretmek, öğrenmek, dayanışmak ve bir anlam uğruna emek vermek de yaşamın değerini oluşturur. Büyük güçlükler yaşayan birçok insan, bütün acılarına rağmen doğmuş olmaktan memnun olduğunu söyler.

Buna karşılık Benatar, insanların yaşamlarını değerlendirirken iyimserlik yanlılığı, değişen koşullara uyum sağlama ve kendilerini başkalarıyla karşılaştırma gibi psikolojik süreçlerden etkilendiklerini ileri sürer. Ona göre insanların "Hayatımdan memnunum." demesi, yaşamın gerçekten iyi olduğu anlamına gelmeyebilir.

Sizce bu gerçekten ikna edici bir sonuç mudur?

Bir insanın hiç yaşamamış olması, yaşayabileceği bütün güzellikleri de ortadan kaldırıyorsa bunu gerçekten "kayıp" saymamak mümkün müdür?

Çağdaş antinatalizmin önemli isimlerinden biri de Julio Cabrera'dır. Cabrera meseleyi "negatif etik" adını verdiği yaklaşım üzerinden ele alır. Ona göre dünyaya getirmek tek taraflı ve rıza dışı bir eylemdir. Çocuk, kendisine danışılmadan hastalık, kayıp, çatışma, ahlaki ikilemler ve ölüm içeren bir dünyanın içine yerleştirilir. Ebeveynler daha sonra onun dilini, inançlarını, değerlerini ve yaşam biçimini büyük ölçüde biçimlendirir. Cabrera bu nedenle doğumu yalnızca biyolojik bir başlangıç olarak değil, bir insan üzerinde kurulan ilk ve en köklü müdahale olarak görür.

Antinatalizmin en güçlü sorularından biri rıza meselesidir.

Bir insanın izni alınmadan onun adına böylesine büyük ve geri alınamaz bir karar verilebilir mi?

Ancak burada aşılması güç bir sorun vardır. Henüz var olmayan birinden rıza almak mümkün değildir. Rızanın yokluğu tek başına her eylemi ahlaken yanlış kılıyorsa, doğum zorunlu olarak yanlış görünür.

Fakat ebeveynler doğumdan sonra da çocukları adına onun rızasını alamadan sayısız karar verir. Bir ameliyata izin vermek, eğitimini belirlemek ya da onu tehlikeden korumak da kimi zaman rıza olmadan hareket etmeyi gerektirir. Bu kararları ahlaken değerlendiren ölçüt yalnızca rıza değil, çocuğun yararıdır.

Asıl güçlük, henüz var olmayan bir insanın yararından söz edip edemeyeceğimizdir.

Bir çocuğu dünyaya getirmediğimizde onu gerçekten acıdan korumuş olur muyuz?

Yoksa ortada korunmuş bir kişi bulunmadığı için hiç kimseye iyilik yapmış olmayız mı?

Aynı şekilde onu dünyaya getirdiğimizde ona bir armağan mı sunarız, yoksa artık geri dönüşü olmayan bir varoluşu mu başlatırız?

Antinatalizm rahatsız edicidir; çünkü insanlığın en doğal ve en değerli kabul ettiği davranışlardan birini ahlaki sorgulamanın konusu yapar. Çocuk sahibi olmak birçok toplumda kişisel bir tercih olmanın ötesinde, yetişkinliğin doğal devamı, aileye karşı bir sorumluluk ve yaşamı tamamlayan bir aşama olarak görülür. İnsanlara neden çocuk yaptıkları pek sorulmaz; çocuk istemeyenlerden ise kararlarını açıklamaları beklenir. Bizim toplumumuzda yeni evlenen çiftlere kısa süre sonra "Ne zaman çocuk düşünüyorsunuz?" diye sorulur. Bir çocukları olduğunda bu kez "İkinci ne zaman?", "Kardeşsiz büyümesin.", "Tek çocuk olmaz." gibi cümleler gelir. Çocuk sahibi olmamak ya da tek çocukla yetinmek çoğu zaman açıklanması gereken sıra dışı bir tercih gibi karşılanır. Oysa belki de asıl sorulması gereken soru, neden çocuk yapmadıkları değil; neden çocuk yapmaya karar verdikleridir.

Aslında bir insanı dünyaya getirmek, verebileceğimiz en büyük ve sonuçları en uzun süren kararlardan biridir. Bu karar yalnızca çocuk sahibi olmak isteyen kişinin arzusunu ilgilendirmez. Dünyaya gelecek insanın nasıl bir ailede, toplumda ve gezegende yaşayacağını da içerir Sevgi görüp görmeyeceği, temel ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanamayacağı, şiddete, yoksulluğa ya da ayrımcılığa maruz kalıp kalmayacağı bütünüyle öngörülemez. Yine de öngörebileceğimiz riskler ve ebeveynlerin üstlenebileceği sorumluluklar vardır.

Antinatalizmi kabul etmek zorunda değiliz. Yaşamın yalnızca acıdan oluştuğunu ya da hiç doğmamış olmanın herkes için daha iyi sayılacağını düşünmeyebiliriz. Fakat bu felsefenin önümüze koyduğu sorudan da kolayca kaçamayız.

Çocuk sahibi olmayı istemek ile bir çocuğa yaşayabileceği bir hayat vermeye hazır olmak gerçekten aynı şey midir?

İnsanların çocuk yapma hakkından sıkça söz ediyoruz.

Peki dünyaya getirilecek çocuğa karşı sorumluluklarımızı da aynı ciddiyetle düşünüyor muyuz?

Onu kendi yalnızlığımızı gidermek, evliliğimizi kurtarmak, soyumuzu sürdürmek, ailemizin beklentisini karşılamak ya da yaşamımıza anlam kazandırmak için mi istiyoruz?

Yoksa bizden bağımsız bir birey olacağını, kendi değerlerini ve yaşam yolunu seçme hakkına sahip olduğunu gerçekten kabul ediyor muyuz?

Doğmuş olmak geri alınamaz. Bir insan dünyaya geldiğinde artık tartışılması gereken onun var olup olmaması değil; onurlu, özgür ve yaşanmaya değer bir hayat kurabilmesi için hangi koşullara ihtiyaç duyduğudur.

Böylece antinatalizm üzerine hazırladığım bu yazı dizisinin sonuna geliyoruz. Bu dizide amacım, okuru belli bir düşünceyi benimsemeye ikna etmek değil; felsefe tarihinin en sarsıcı ve en cesur sorgulamalarından birini olabildiğince tarafsız biçimde tanıtmaktı. Antinatalizmi doğru ya da yanlış bulabilirsiniz. Schopenhauer'a, Mainländer'e, Zapffe'ye, Caraco'ya, Cioran'a, Benatar'a ya da diğer düşünürlere katılabilir veya bütünüyle karşı çıkabilirsiniz. Kanımca önemli olan, çoğumuzun üzerinde durmadan kabul ettiği bir konuyu yeniden düşünmeye başlamaktır. Felsefenin en önemli işlevlerinden biri de kesin cevaplar vermekten çok, doğru soruları sordurabilmesidir.

Bu yolculuk boyunca yazılarıma ilgi gösteren, düşüncelerini paylaşan, eleştirileriyle katkıda bulunan ve benimle birlikte sorgulayan bütün okurlarıma içtenlikle teşekkür ediyorum.

www.safaknakajima.com
0552 223 98 97

Address

Esentepe, Yıldız Posta Caddesi No:13/A D:14 Şişli
Tesvikiye
34394

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Doç. Dr. Şafak Nakajima posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share

Category